Ölüler ve Diriler (Bölüm 36/II)


“Yapacağın kadar katliam yaptın, istediğin oldu. Bütün ülkeye korku saldın, herkese gücünü gösterdin, intikamını aldın. Yapman gereken her şeyi yaptın, artık buna bir son ver!” diyerek onu ikna etmeye çalıştı Tuna.
Çınar gözlerini devirerek ona baktı, hâlâ umursamaz bir tavır takınıyordu. Onu ikna etmek mümkün değildi, bu işe kendisi istemediği sürece son vermeyecekti.
“Hayır, şu an olmaz. Başkomiser benim istediğimi yerine getirmedi, onunla yaptığım anlaşmaya uymadı. O da cezasını çekmek zorunda, onun cezasını da verdiğim zaman, işte o zaman her şey sona erecek.”
Tuna öfkeden çıldırıyordu ama sakin kalmak için büyük çaba gösteriyordu.
“Mürit’in bir suçu yok. Hiç birimizin yok. Biz devlet adamıyız, polisiz. Bizim görevimiz bu, o bunu yapmak zorundaydı. Devletin kuralları var, bu kurallara uyduğu için onu cezalandıramazsın!”
“Elbette cezalandırırım. Benim hayatımda tek devlet benim! Sadece benim sözüm geçer, ben ne dersem o olur. Nasıl ki başkomiser devlete karşı geldiğinde cezalandırıldıysa, bana karşı geldiği için de cezalandırılacak. Her şeyin bir bedeli vardır.”
“Bunu yapmazsın!” diyerek, araya girdi Mürit. “Bunu yapamazsın. Ona bir şey yaparsan buradan sağ çıkabileceğini mi sanıyorsun? Seni sağ bırakacağımı mı sanıyorsun?”
Çınar yaslandığı yerden doğruldu ve yine bağırarak karşılık verdi.
“Peki sen beni ölümle korkutabileceğini mi sanıyorsun? Ölmek ya da yaşamak benim umurumda mı sanıyorsun ha? Benim kaybedecek tek şeyim param, onu da mezara götüremem. Başka hiçbir şeyim yok. Karım yok, çocuğum yok, arkadaşım ya da bir akrabam yok, benim hiçbir şeyim yok. Ben bu dünyada yapayalnızım, anlıyor musun başkomiser?”
Çınar oturduğu yerden hızla kalkıp Özgür’ün başına geçti, elindeki silahlardan birini Özgür’ün başına, diğerini de Tuna ile Mürit’e doğrulttu. “Ama sizin kaybedecek çok şeyiniz var, hepinizi sizden çok daha iyi tanıyorum, anlıyor musunuz? Ölmek benim umurumda bile değil başkomiser. Ama siz, özellikle de sen beni öldürmezsin!”
“Bunu büyük bir zevkle yaparım.” dedi Mürit, kendinden emin bir şekilde.
Artık ikisi de onun karşısında korkusuzca duruyordu.
“Öyle mi? Hadi yap o zaman. Ben ölürsem kardeşinle o şıllık da ölür! Adı neydi, Gamze mi?”
Mürit ile Tuna birbirlerine baktılar. Mürit tekrar ona döndü ve şaşkınlıkla sordu.
“Ne demek istiyorsun? Onun bu konuyla ne alakası var?”
“Alakası senin sevdiğin bir insan olması, başak ne alakası olacak? Sevdiğin iki kişinin de mezarlarını ziyaret etmek istiyorsan beni hemen şimdi öldür.” dedi Çınar ve ellerindeki silahları indirdi, sonra yere bıraktı ve ayağıyla silahları onlara doğru attı. Tuna hemen yere eğilip silahlardan birini kaptı ve Çınar’a doğrulttu, aynı anda Mürit’e bakıyordu.
“Alsana şu silahı!” dedi Tuna ama Mürit donup kalmıştı, merakla bir halde Çınar’a bakıyordu. Tuna onun hareket etmediğini görünce eğilip diğer silahı da aldı ve ona uzattı. Hangisi onun hangisinin kendi silahı olduğunu bilmiyordu. Mürit hiç hareket etmiyordu.
“Ne demek istiyorsun, açık konuş!” diye geveledi Mürit, donuk sesle.
Çınar ellerini iki yana sarkıttı ve onlara doğru birkaç adım attı.
“İkisinin damarlarında kendi ürettiğim ve hiç kimsenin ne olduğunu bile bilmediği bir zehir dolaşıyor. Antikoru aklınıza bile gelmeyecek bir yere sakladım, eğer beni öldürürseniz antikoru asla bulamazsınız! Doktorlar onlara test yapıp onları hangi kimyasallarla kurtaracaklarını öğrenene kadar ikisi de tahtalı köyü boylar.” Çınar bunları gayet kendinden emin bir şekilde söylemişti. Sonra alaycı bir tavırla ekledi. “Hayvanlarda deneme yaptığımda hepsi dört saat içinde ölmüştü. Yani yaklaşık iki saatleri kaldı. Gerçi insanlar üzerindeki etkisini tam olarak bilmiyorum, belki daha da erken ölebilirler.” Çınar kendisinden geçercesine kahkaha attı. Mürit ile Tuna ise şaşkın bir halde ona bakmayı sürdürüyorlardı. Mürit, ona doğru bir adım attı.
“Ne istiyorsun adi herif? Alçak! Ne istiyorsun?”
Sonra Çınar’ın üzerine atladı ve boğazına yapıştı. Tuna’da hâlâ silahlardan birini ona doğrultmuş, ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Eğer anlattıkları doğruysa onu vuramazdı. O ne yapacağına karar vermeye çalışırken, Mürit Çınar’ı yere düşürmüş üstüne çıkmış, hâlâ boğanını sıkıyordu. Tuna ona doğru yaklaştı ve elinin tersiyle, Mürit’i adamın üzerinden kaldırmaya çalıştı.
“Mürit bırak, adamı öldüreceksin. Bırak…” diyerek onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Biraz sonra Tuna’nın telsizinden amirinin sesi duyuldu.
“Tuna, orada neler oluyor? Ne halt ediyorsunuz, gelelim mi?”
Tuna telsizi duymazdan gelerek Mürit’i Çınar’dan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Sonunda Mürit onun suratına sert bir yumruk atıp üzerinden çekildi ve ayağa kalktı. Sonra Çınar’a birkaç tekme savurdu ama Çınar’ın tüm bunlara verdiği karşılık, yalnızca iğrenç kahkahalardı.
“Harika, devam et, devam et… Beni öldür, adi korkak herif. Sen benim kölemsin, bana hiçbir şeyi yapamazsın, bana muhtaçsın!” diye söyleniyordu aynı anda. Bu sözler Mürit’i daha da öfkelendiriyordu. Mürit ona bir şey yapmamak için odada volta atıyor, kendi kafasını yumrukluyor, kendi kendine söylenip duruyordu. Tuna yerde kıvranan Çınar’a yaklaştı, silahlardan birini beline sokup, diğerini onun omzuna dayadı ve dişlerini sıkarak söylendi.
“Seni öldürmem, seni öldürmem adi herif! Ölmek için yalvartırım, anlıyor musun? Ölmek için deli gibi yalvarırsın, antikoru nereye sakladın?”
“Önce siz bana istediğimi vereceksiniz, sonra ben size…” dedi Çınar, boğuk bir sesle.
“Ne işitiyorsun?” diye sordu Tuna, dişlerini sıkarak.
“Yeni bir pazarlık.” diye geveledi Çınar sırıtarak. “Özgür ile Gamze ölmeden önce Lamont’u bana getirin, o zaman antikorun yerini söylerim.”
Tuna arkasını dönüp Mürit’e baktı. Mürit olduğu yerde durmuş, donuk gözlerle ona bakıyordu. Tuna tekrar yerdeki adama döndü.
“Nereye? Onu nereye istiyorsun?” diye sordu.
“Buraya.”
“Buraya mı?”
“Evet, onu buraya getirin. Özgür’ü ve antikoru alıp gidin.”
Tuna onları burada yalnız bırakıp yukarı çıkmak istemedi, vakit kaybetmeden telsizine sarıldı.
“Amirim, hemen aşağı gelin!”
Tuna bunu söyler söylemez kapı açıldı, önden amiri arkasından diğer komiserler geldi ve hepsi salahlarını yerde yatan Çınar’a doğrulttu. Hepsinin suratında dehşet ve iğrenmiş bir ifade vardı. Tuna, Çınar’ı bırakıp amirine yaklaştı ve sessiz bir şekilde söylendi.
“Amirim… Gamze ile Özgür’e kendi ürettiği bir zehri enjekte etmiş, yaklaşık iki saatlerinin kaldığını söylüyor. Antikoru kendisi üretmiş ve saklamış. Lamont’u istiyor, Lamont’u alırsa hem Özgür’ü hem de antikoru alabileceğimizi söylüyor.”
“Hayatta olmaz! Bu alçağın istediğini mi yapacağız?”
“Buna mecburuz amirim. Onu alıp buraya getiririz, sonra Özgür’ü ve antikoru alıp onu yakalarız. Tuzağa düşürürüz.” Son sözlerini fısıldayarak söylemişti ama amiri bunu kesinlikle reddediyordu.
“Olmaz dedim! Adam iade edilecek, başka bir ülkenin mahkûmunu böyle bir herifin eline veremeyiz. Böyle bir tehlikeyi göze alamayız.”
“Ama amirim…”
“Bunu yaparsak, o adamın başına bir şey gelirse ne olur biliyor musun? O başka bir ülkenin vatandaşı, olmaz dedim.”
Tuna, amirini ikna etmeye çalışırken gözü merdivenlere kaydı. Mürit elinde bir silahla, merdivenleri neredeyse uçarak tırmanıp gözden kayboldu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)