Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)


Sabırsız bir şekilde salonda volta atarken kapı çaldı. Koşar adımlarla kapıya gitti, kapıyı açtığında karşısında bir üniformalı memur gördü. Hemen yanında polis oldukları anlaşılan iki sivil giyimli adam vardı. Sivil adamlardan biri ona memurun yanında kalmasını, beraber ifade için emniyete gideceklerini söyledi. Yetkin korkmuştu. Neden onu telefonla arayarak çağırmak yerine evine kadar gelmişlerdi? Diğer yandan da şaşırmıştı, arkadaşı doğru söylemişti. Gerçekten polisler onu bulmuş ve onu almaya gelmişlerdi. İyi ama neden? Sadece bir fotoğraf çektiği için mi? Sivil giyimli adamlar ellerine lateks eldiven giyerken, Yetkin merakla sondu.
“Ne yapıyorsunuz siz? Evimi aramak için izniniz var mı?”
Sivil giyimli adam, kapıdaki memura başıyla bir işaret yaptı. Memur bir şeyi hatırlamış gibi aniden elindeki dosyayı kaldırıp Yetkine uzattı.
“Burada hem eviniz için arama kararı hem de göz altı kararı var.” dedi. Dosyayı bacaklarının arasına sıkıştırıp belinden kelepçesini çıkardı ve Yetkin’e, ellerini öne doğru uzatmasını söyledi.
“Bu bir şaka mı? Bu bir şaka! Bana şaka yapıyorsunuz...” diye geveledi Yetkin sırıtarak.
“Lütfen zorluk çıkarmayın, ellerinizi uzatın!” diyerek, onu tekrar uyardı memur. O sırada Yetkin evinde dolanan sivil giyimli adamların birinin elinde, bir torbanın içinde kendi ayakkabılarının olduğunu fark etti. Kaşlarını çatarak sordu.
“Ne yapıyorsun sen? Ayakkabımı neden alıyorsun?”
Adam cevap vermedi. Gözleri yere, Yetkin’in ayağındaki ayakkabılara kaydı.
“Onları da alabilir miyim?” diye sordu, Yetkin’e doğru yaklaşırken. Ama Yetkin işaret parmağıyla kapıyı göstererek bağırdı.
“Hemen evimden defolun! Hepiniz...”
Adam başını kaldırıp Yetkin’in suratına baktı, sonra tekrarladı.
“Ayağınızdaki ayakkabıları da alabilir miyim?”
Yetkin başını öne eğip bir süre ayakkabılarına baktı. Sonra hızlı ve sert hareketlerle ayakkabılarını çıkarıp eline aldı ve ikisini de polise fırlatarak tekrar bağırdı.
“Al sana ayakkabı... Al, piç kurusu, al sana ayakkabı... Al bir tarafına sok!”
Polis, ayakkabılardan korunmak için kendisini yana attı, sonra elindeki delil torbasını yere bırakıp hızla Yetkin’in üzerine atıldı. Bir eliyle boynunu kavrayarak suratını duvara yapıştırdı ve diğer eliyle kolunu sıkıca kavrayarak, memura bağırdı.
“Tak şu kelepçeyi!”
Memur hızlı hareketlerle Yetkin’in bileklerini tersten kelepçeledi. O sırada diğer polisin sesi duyuldu.
“Komiserim.”
Üçü birden diğer polise döndüklerinde, polisin iki parmağının arasında, şeffaf bir torbada tuttuğu uyuşturucu maddeyi gördüler. Yetkin’in üzerine atılan polis tekrar ona döndü ve dişlerini sıkarak geveledi.
“Uyuşturucu bulundurmak, polise mukavemet ve cinayet şüphelisi olarak göz altındasın.”
Yetkin gözlerini kocaman açtı. Biraz önce öfkesine yenilmiş, polise asla yapmaması gereken bir hareket yapmıştı. Ona ayakkabı fırlatmış, hakaret etmişti. Üstelik uyuşturucularını saklamak yerine ulu orta bırakmıştı, şimdi işi bitmişti!
“Komiserim, özür dilerim...Komiserim, ben sadece kullanıcıyım. Yemin ederim...”
Ama komiser onu duymazdan geldi. Onu memura teslim ederek polis aracına götürmesini söyledi. Yetkin, polis aracının arkasında bulunan bölüme otururken bile memura yalvarıyordu. Ama memur da onu duymazdan geliyordu. Aracın kapısı suratına kapandığında, ne yaptığını o zaman anlamaya başlamıştı. Şimdi işi bitmişti, hem de yok yere. Belki sakin kalsaydı, öfkesine hâkim olsaydı evden sadece ifade için alınacak, belki uyuşturucu madde de bu kadar sorun olmayacaktı. Ama o her şeyi batırmıştı, her zaman her şeyi batırıyordu. Uzun bir bekleyişin ardından polisler Yetkin’in evindeki işlerini halletmiş olacaklar ki, nihayet araca bindiler ve yola koyuldular. Yetkin çıplak ayakla, ters kelepçeyle polis aracının arkasında oturmanın ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğunu düşündü. Nereden nereye gelmişti... O bunları hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. Tabi komisere yaptıkları hariç, ama onun dışında hiçbir şey yapmamıştı.
Belki de yapmıştı ama kabullenmek istemiyordu. Başına gelen kötü olaylarda hep etrafındaki insanları suçluyor, her şeyin sorumlusu olarak başkalarını görüyordu. Kendisinde hiçbir hata, hiçbir kusur görmüyordu. Ona göre kendisi işine bağlı bir adamdı. Sadece insanlık ve adalet için çalışan bir adam. Bunları yaparken bile kimseyi memnun edemiyor, kimseye yaranamıyordu. İnsanlar onu tam bir pislik ve işe yaramaz olarak görüyordu. Yetkin’e göre onu böyle görmelerinin tek nedeni dış görünüşüydü. Ona göre karakterinde hiçbir sorun yoktu. Sonuçta kendisinden başka kimseye zarar vermiyordu. Tabi yine onun düşüncesine göre. Oysaki başkalarına verdiği zararın haddi hesabı yoktu. Sonunda araç durdu ve kapılar açıldı. Memur onu kolundan tutup araçtan indirdi ve kapıyı kapattı. Yetkin başını kaldırıp geldiği yere baktığında şaşkına döndü. Emniyet binasına gelmişlerdi. Demek durum bu kadar vahimdi, onu resmen bir cinayet şüphelisi olarak sorguya alacaklardı. Binaya girdiklerinde herkes aşağılayıcı ve tuhaf gözlerle Yetkin’e bakıyordu. Yetkin ise başını öne eğmiş, utangaç bir şekilde memurla beraber sadece yürüyordu. Başka çaresi de yoktu. Onu bir sorgu odasına koyup bileklerindeki kelepçeleri çıkardılar ve kapıyı üzerine kapattılar. Buraya hayatında ilk kez giriyordu. Meslek hayatı boyunca polislerle çalışmış, birçok kişinin bu odaya girmesine sebep olmuştu ve şimdi kendisi buradaydı. Demek herkesin başına her şey gelebilirdi. O zamanlar böyle soğuk ve kasvetli bir ortamda, sert sorgulara maruz kalmanın nasıl bir şey olduğunu hep merak etmişti. Şimdi merakını gideriyordu. Burada çok fazla beklemedi, bir süre sonra kapı açıldı ve içeriye iki tane adam girdi. Adamlardan biri Yetkin’in tam karşısına otururken, diğeri de Yetkin’in tepesine dikilmişti. Karşısında oturan adam elindeki ince dosyayı masanın üzerine bırakıp konuşmaya başladı.
“Ben Mürit başkomiser, cinayet masası. O da Tuna komiser.”
“Ben de Yetkin, memnun oldum.” diyerek karşılık verdi Yetkin, çekinerek.
Komiserler alaycı gözlerle birbirlerine baktılar. Yetkin göz ucuyla karşısındaki komisere baktıktan sonra başını tekrar öne eğdi.
“Asalında seni sadece ifade için alacaktık, ama duyduğum kadarıyla evine gelen polislere yanlış hareketlerde bulunmuşsun. Ayrıca evinde uyuşturucu madde bulunmuş.”
“Başkomiserim, ben sadece kullanıcıyım. Yemin ederim, sadece kullanıcıyım.”
“Bu konuyla narkotik ilgilenecek, benim konum farklı. Dün, gündüz ve gece nerelerdeydiniz? Neler yaptınız?”
Yetkin yutkundu ve birkaç derin nefes alıp verdi.
“Şey... Öğlen saatlerinde bir seminere katıldım. Bir üniversitede. Kamera görüntülerinden bakabilirsiniz. Ayrıca telefonuma da bir e-posta...”
“Bakacağız zaten, bize işimizi mi öğretiyorsun?” diye sordu Yetkin’in tepesinde duran komiser.
“Hayır komiserim, sadece yardımcı olmak için.” dedi Yetkin ve başını tekrar önüne eğdi.
“Devam et.” dedi Mürit başkomiser.
“Seminerden çıktıktan sonra şey yaptım...” Durakladı. Seminerden çıktıktan sonra uyuşturucu almaya gitmişti, ama bunu onlara söyleyemezdi. “Biraz dolaştım, arabamla. Sonra bir tekel bayisine gittim.”
“Sonra...”
“Sonra da eve dönerken... O direkte asılı olan şeyi gördüm.”
“Görünce ne yaptın?”
“Doğru görüp görmediğime emin olmak için durdum ve oraya yaklaştım. Muhtemelen ayakkabılarımı bu yüzden aldınız, orada benim ayak izlerimi bulduğunuza eminim çünkü oraya gittim.”
Başkomiser derin bir iç çekerek soru bombardımanına devam etti.
“Oraya gittikten sonra ne yaptın?”
“Hiç hiçbir şey... Sadece baktım.”
“O fotoğrafları neden çektin?”
“Ben... Sadece emin olmak için.”
“Neyden emin olmak için.”
Yetkin göz ucuyla başkomisere baktı. Kollarını masanın üzerine koymuş, ona olabildiğince yaklaşmış, dikkat kesilmişti.
“O sırada kafam pek iyi değildi. Sağlam kafayla tekrar bakarım diye fotoğraf çektim. O an hayal gördüğümü sandım çünkü kimse durup oraya bakmıyordu. Ben sandım ki... O an sadece ben görüyorum sandım.”
“Ama birileri daha görmüş.” dedi başkomiser ve dosyanın içinden çıkardığı bir fotoğrafı Yetkin’in önüne koydu. Yetkin fotoğrafa baktığında elektrik direğinin önünde, direğin fotoğrafını çeken birini gördü. Bu kendisiydi. “Bazı katiller anlamsızca bunu yaparlar. Kurbanlarını öldürdükten sonra fotoğraflarını çekerler.” diye ekledi Mürit başkomiser.
Yetkin yine çekinerek, kısık sesle karşılık verdi.
“O fotoğraflara baktıkça aynı hazzı ve hissi tekrar duyarlar. Bu yüzden fotoğraf çekerler. Böylece cinayetlerinin arasındaki soğuma evresi daha uzun sürer. Bir sonraki cinayeti de artık fotoğraflar onları tatmin etmediği için işlerler.”
İki polis, bir kez daha birbirlerine baktılar. Sonra Tuna komiser sordu.
“Seminer saat kaçta başladı ve kaçta bitti?”
“Hatırlamıyorum, sanırım üçte başladı. İki saat sürdü.”
“Hangi tekel bayisine gittin?”
“Evime biraz uzak, sahibini tanıdığım için oraya gidiyorum.”
“Ortalama ne kadar uzaklıkta?”
“Seminerden çıktıktan bir saat sonra tekel bayisindeydim sanırım. Sonra da eve doğru yola çıktım.”
“Görgü şahidi seni orada akşam saat sekiz civarında gördüğünü söylüyor, arada uzun bir boşluk var. O sürede ne yaptın?”
Yetkin yutkundu. Evindeki uyuşturucular nasıl olsa bulunmuştu, bunun bedelini ödeyecekti ama onları nereden ve kimden aldığını söyleyemezdi.
“Hatırlamıyorum, azıcık içmiştim sanırım.”
Başkomiser dudağını büktü.
“O zaman cinayeti nasıl işlediğini de hatırlamıyor olabilirsin belki.”
“Olabilir.” dedi Yetkin ve başkomiserin söylediklerini algılayınca, şaşkınlıkla ona baktı ve telaşla söylendi. “Hayır... Yani... Ben... Ben öyle bir şey yapmadım. Bu unutulacak şey mi?”
“Boşta kalan bir ya da iki saat içinde ne yaptığını hatırlamıyorsun ama.”
“Evet ama aynı şey değil, bu bir cinayet! Hem ben o cesedi oraya nasıl çıkarayım? Tek başıma hem de.”
“Birilerinden yardım almış olabilirsin.”
“Benim kimsem yok. Kaldı ki böyle bir şey için kimse bana yardım etmez. Şu an benimle boşuna zaman kaybediyordunuz.”
“Orada görülen tek kişi sesin. Orada, cesedin başında.”
“Bu benim katil olduğumu göstermez başkomiserim! Cesedi oraya çıkarırken gören birileri var mı?”
Komiserler tekrar birbirlerine baktığında, Yetkin konuştukça saçmaladığını anladı ve susmaya karar verdi. “Bundan sonra tek kelime etmeyeceğim.” diye ekledi Yetkin.
“Peki, susma hakkını kullanabilirsin.” dedi Mürit başkomiser ve masadan kalktı. Masanın üzerindeki dosyayı ve fotoğrafı alıp kapıya doğru ilerledi. O sırada Yetkin’in aklına bir fikir geldi.
“Durun.” dedi. Aynı anda sıkıntıyla başını sıvazlıyordu.
Mürit ile Tuna durup ona döndüler.
“Eğer bana cesede ait bir fotoğraf gösterirseniz belki size yardım edebilirim.” diye ekledi Yetkin.
Mürit ve Tuna, şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Sonra Mürit başkomiser Yetkin’e döndü ve ona aşağılayıcı bir bakış atıp, odadan çıktı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)