Ölüler ve Diriler (Bölüm 36/I)
“Beyazları öldürmek tercihim değildir ama gerekirse öldürürüm başkomiser.”
Mürit ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Aptal yerine konuldukları için. O yalancı heriflere inandıkları için. Yalanın kokusunu alamadıkları için. Bu kadar aptal oldukları için. En önemlisi de kaybettiği için. Karşısında, patronun öldürüp gömdüklerini söylediği ve Mürit’in arkasından üzüldüğü, kendisini gazeteci olarak tanıtan Çınar duruyordu. Ama onların şimdiye kadar gördüklerinden çok daha farklı bir haldeydi. Üzerinde siyah bir cüppe, başında siyah bir bere vardı ve gözleri, lens olduğu anlaşılan kırmızı bir renkteydi. Ayrıca peltek falan da değildi, gayet güzel ve akıcı konuşuyordu. Şimdiye kadar herkesi aptal yerine konmuş, saf görünerek herkesi parmağında oynatmış, onlarla alay etmiş, eğlenmişti. Bir yandan da amacı için çalışmıştı.
“Sen… Sen, nasıl?” diye geveledi Mürit ama ağzından başka bir söz çıkmadı. Gözlerini bir çınara bir Özgür’e çeviriyordu. Özgür demir bir sedyenin üzerinde sırt üstü, çıplak bir halde yatıyordu. Sedyenin dört köşesinde demir direkler varı, Özgür’ün kolları ve bacakları o direklere zincirliydi. Değim yerindeyse bir kurbanlık gibiydi. Çınar ellinde tuttuğu motorlu testereyi, onların yanlış bir hareketine karşılık vermek için Özgür’ün boğazına dayamıştı. Özgür’ün inleyen sesini duydu.
“Abi… Abi götür beni buradan… Abi…”
Mürit hiç hareket etmiyordu. Ellerini havaya kaldırmış teslim olur bir pozisyonda duruyordu. Adam başıyla, onun arkasında duran ve silahlarını ona doğrultmuş olan amiri ve diğer polisleri işaret etti.
“Herkes dışarı!” diye emretti.
“Hayır! Bırak o elindekini, teslim ol.” dedi amiri.
Çınar sırıtarak başını iki yana salladı.
“Şimdi beni öldürmeye kalkarsanız o da ölür.” dedi, testereyi Özgür’ün boğazına biraz daha bastırarak. Diğer eli de her an motorunu çalıştırabilmek için düğmesinin üzerinde hazır vaziyette duruyordu.
“O da ölür ben de… O zaman hiçbir şey öğrenemeden ikimizi de bok yoluna göndermiş olursunuz. Hem belki de teslim olacağım, nereden biliyorsunuz?” Çınar bunları alayı bir tavırla söylüyordu.
Mürit, amirine döndü. Amiri biraz tereddüt etti, sonra herkese dışarı çıkmalarını emretti. Artık sadece Tuna ile Mürit kalmıştı.
“Şu sümüklü de çıksın!” dedi Çınar, Tuna’ya bakarak. Tuna anında atıldı.
“Hayır.”
“O zaman ikiniz de silahlarınız yere bırakın ve bana doğru yollayın.”
Tuna ile Mürit birbirlerine baktılar ve ağır ağır salahlarını çıkarıp yere doğru eğildiler, Çınar onları dikkatle seyrediyordu.
“Sakın yanlış bir şey yapmayın!” dedi Çınar.
Tuna ile Mürit silahlarını ayaklarıyla Çınar’a doğru ittiler, Çınar keyifle sırıttı.
“Harika, aferin size. Her zaman benim sözümü dinliyorsunuz. Akıllı çocuklar sizi…”
Mürit öfkeyle dudağını ısırıyordu. Gözleri doluyordu ama bu it herifin karşısında ağlayıp zayıf görünmemek için kendisini tutuyordu.
“Ne istiyorsun?” diye sordu Mürit, titreyen sesle.
“Ben sana ne istediğimi zaten söylemiştim başkomiser, peki sen yerine getirdin mi? Hayır, bu kez sözümü dinlemedin.”
“Ama o adamlar dediler ki…”
Çınar kahkahalarla güldü, sonra söylenmeye başladı.
“Siz gerçekten beni eğlendiriyorsunuz. O herifleri sırf seni denemek için gönderdim. Her şeyi üzerlerine almalarını, yalan ifade vermelerini, teslim olmalarını söyledim. Sen de bu tuzağa düştün başkomiser.” Çınar’ın suratının ifadesi ciddileşti. “Onları yakaladın diye benim istediğimi görmezden geldin, yerine getirmedin. Şimdi de sonuçlarına katlanacaksın.”
“İyi de ben nereden bilebilirdim ki?”
“Beni ilgilendirmiyor. Ben senden o adi leş Siyahiyi istedim, ama sen nu bana vermedin.”
“İstersen şimdi onu sana getiririm. Özgür’ü bırakacağına söz verirsen onu sana getiririm, yemin ederim.” diye yalan söyledi Mürit, ama Çınar onun yalanına kanmayacak kadar akıllıydı.
“Bırak palavrayı! Savcının elindeki adamı alıp getiremeyeceğini ikimi de biliyoruz, beni kendin gibi aptal mı sandın?”
Mürit ne diyeceğini bilmiyordu, Çınar’ın her şeyden haberi vardı ama nasıl? Bunca şeyi nasıl biliyordu?
“Bunu neden yapıyorsun? Ondan ne istiyorsun, benden ne istiyorsun?” diye sordu Mürit.
Tuna şimdilik karışmamayı seçiyordu, hiçbir şey söylemeden dikkatle onları dinliyordu.
“Ben seni en başından uyarmıştım başkomiser. Bu iti depoya aldığım ilk gün, ondan zorla para almaya başladığım ilk gün seni uyarmıştım ama sen beni dinlemedin.”
“Hiçbir şey anlamıyorum.”
“Anlamayacak bir şey yok başkomiser. Bu olaydan uzak duracaktın, benim yoluma çıkmayacaktın. Beni rahat bırakacaktın. Sen daha bu işe bulaşmadan önce sana işaret gönderdim ama sen o kadar aptalsın ki, bunu anlamadın. Senin akıllanmayacağını anlayınca sana son bir şans daha vermek için senden Lamont’u istedim ama sen onu bile yapmadın. Şimdi karşıma geçip zırlayarak bana duygu sömürüsü yapma.”
Mürit yutkundu.
“Onun adını nereden biliyorsun?” diye sordu merakla.
“Ailesinin ölüne neden olduğum adamın adını mı bilmeyeceğim?”
Mürit ile Tuna tekrar birbirlerine baktılar, ikisi de şaşkınlıktan donup kalmıştı.
“Ne yani, onun anlattığı her şeyi sen mi yaptın?” diye sordu Tuna, dehşet içinde.
Çınar sonunda elindeki testereyi bir kenara bıraktı ve yerdeki silahları aldı. Yüz ifadesi donuk, hareketleri ağırdı. Silahları kontrol ettikten sonra ikisini de Mürit ile Tuna’ya doğru tutarak, sedyenin yanındaki sandalyeye oturdu ve bacak bacak üstüne attı.
“Elbette ben yaptım, ne sandınız.”
“Ama… Ama neden?”
Çınar bu kez silahları indirip kucağına koydu ve ellerini bağladı. Sonra dalgın gözlerle onlara bakarak anlamaya başladı.
“Onunla Mississippi’de komşuyduk, hemen yanındaki evde oturuyordum. Mahalledeki tek beyaz arkadaşı bendim. O da tek Afroamerikalı’ydı. Ona kimsenin yamadığı iyilikleri yaptım, kimsenin davranmadığı kadar iyi davrandım, düşünebiliyor musunuz? Hep iyilik yaptım ama olanlara bak. Hiçbir iyiliğimin karşılığını istemdim. Bir gün çok zor durumda kaldım ondan, bir iyilik istedim, tek bir iyilik. O kadar.”
“Ne… Ne istedin?” diye sordu Tuna.
“Beni terk eden karımı eve geri getirmesini.”
Mürit kaşlarını çattı ama bir şey sorumadı, Çınar devam etti.
“Lamont bir büyücüydü. Mahallemizdeki en güçlü büyüleri yapan, hatta büyü yapmayı bilen tek kişi oydu. Ben de ondan karım için bir büyü yapmasını ve onu eve geri getirmesini istedim.” Çınar durakladı, ses tonu değişti, ağlamaklı bir halde devam etti. “İstediğimi bir yere kadar yaptı, büyüyü yaptı ama karım eve geri dönmedi. Dönmedi çünkü o… O ölmüştü.” Çınar başını öne eğildi, bir süre bekledikten sonra başını aniden kaldırıp onlara baktı ve dişlerini sıkarak devam etti. “Beni kıskandı anlıyor musunuz? O beni kıskandı. Karımın eve dönmesini, benim mutlu olmamı istemedi. Her şeyin en güzeline sadece o sahip olmak istedi. Onun karısı vardı, çocukları vardı ama benim yoktu. Benim bunlara sahip olmama izin vermedi. Karıma eve dönmesi için büyü yapmak yerine, ona ölüm büyüsü yaptı ve onu öldürdü. Eve gelirken, bana dönerken kaza geçirdi ve öldü, anlıyor musunuz? Karımı o öldürdü!”
Mürit çekinerek söylendi.
“Bu tür şeylere inanmak doğru değil.”
“Kapat çeneni!” diye bağırdı çınar, sahlardan birini ona doğrultarak. “Senin bir bok bildiğin yok! O eni hep kıskandı. Onun sahip olduklarına benim de sahip olmamı istemedi, yaptığım onca iyiliğin karşılığı bu muydu ha?”
Çınar silahı indirdi ve ses tonunu alçaltarak devam etti.
“Bu yaptığını onun yanına mı bırakacaktım? Hayır tabi ki. Üç tane Siyahi adam buldum. Onlara bir kız çocuğunu kaçırıp tecavüz etmelerini ve öldürmelerini söyledim. Bunun karşılığında evimi satıp parasının tamamını onlara vereceğimi söyledim. Onlar da kabul ettiler, aç köpekler!”
Mürit ve Tuna dehşete düştü. Çınar yaptıklarını gayet rahat bir tavırla anlatmaya devam ediyordu.
“Haber yayılınca bütün mahalleye bunu yapanlardan birinin Lamont olduğunu söyledim. Toplanıp plan yaptık. Lamont’un evde olmadığı, ailesinin evde yalnız olduğu bir gün onlara bunun tam tersini söyledim. Lamont'un evde yalnız olduğunu, ailesinin evde olmadığını ve onun diri diri yanmayı hak ettiğini söyledim. Onlarda bana katıldılar. Evi ateşe verdik. Karısın ve çocuklarını diri yaktık. Bana yaptığının karşılığını bu şekilde verdim. Tabi sonra gerçekler ortaya çıktı. Evde yananların kadın ve çocuklar olduğu ortaya çıktı. Lamont, o genç kıza bunu yapanlardan birini bulup öldürdü. Diğer ikisinin de tutuklandığı ortaya çıktı. Sonra mahalleli beni orada barındırmadı. Ben de oradan kaçmak zorunda kaldım. Buraya, Türkiye'ye geri döndüm.”
Mürit kendisini daha fazla tutamadı ve ağlamaya başladı. Tuna’da dehşet içinde Çınar’ı dinlemeye devam ediyordu.
“Bunu… Bunu nasıl yaparsın? Seni aşağılık korkak!” diye söylendi Mürit, dişlerini sıkarak ama Çınar ona umursamadan bakarak konuşmasını sürdürdü.
“Lamont bunu benim yaptığımı öğrenince beni öldürmeye gelmişti ama o zaman daha o Siyahiyi öldürmemişti. Onun karşısında ağlayıp zırladım. Ayaklarına kapanıp ona yalvardım. Bunu, ne tepki vereceğini görmek için yaptım. Eğer bana bir şey yapmaya kalkışsaydı onu oracıkta öldürecektim ama o korkak çıktı. Benim duygu sömürümü bahane ederek, bana elini bile sürmeden evimi terk etti. Onun yerinde ben olsaydım, beni konuşturmasına bile fırsat vermezdim. Onu öldürürdüm. Ama o bunu yapmak yerine olayları çok farklı bir boyuta taşıdı. Her şey bitmesi gerekirken olayları daha da büyüttü. Beyazlar Siyahilere karşı eylemlere başladığında, o da Siyahileri tahrik edip peşine taktı. Amacının benim gibilerden, yani beyazlardan intikam almak olduğunu biliyordum. Evini yakan herkesi tek tek öldürdüğünü de biliyordum. Ben de İstanbul’a geldiğimde, ilk iş olarak kendime bir grup kurdum. O köpekleri buldum, onları özellikle sefillerin içinden seçtim ki hepsi sadık köpekler olsun. Onların korkunç görünmeleri için dış görünüşlerini değiştirdim, onların karnını doyurdum. Bana itaat etmelerini, ben en istersem onu yapmalarını söyledim.”
Mürit’in bir kez daha şaşkınlıktan dili tutuldu. O adamların hiçbir suçu yoktu, aksine bu herif onarlın hepsini kullanmıştı.
“Burası ne peki? Burayı ne için kullanıyorsun?” diye sordu Tuna.
“Burası benim mekânım, o herifleri burada besliyorum. Lamont’un burada hayranları çıkıp bizim gibileri, yani gurup üyelerini öldürmeye başladıklarında ben de onlara karşılık vermeye karar verdim. Köpeklerime Siyahi katilleri bulup bana getirmelerini ve yoldaşlarımızın mezarlarından, onlardan birer parça almalarını istedim. Amacım beyazların Siyahileri her zaman alt edeceği, onlardan her daim üstün olduklarını ve ne kadar beyaz öldürürlerse, o kadar çoğalacağımızı anlatmak için yoldaşlarımızın parçalarını, Siyahilerin gövdelerine diktim. Onlara göz dağı verdim. Bunu yaparken de en başında işime maini olabilecek kişileri araştırdım ve bir cinayet masası başkomiseri olarak seni buldum. Sen daha kolaydın çünkü serseri, başına buyruk bir kardeşin vardı. Onu kullanmak daha kolay olacaktı. Köpeklerimi onun peşine taktım ve onu tuzağa düşürdüm. Onu büyük bir sorunun içine soktum. Çünkü bu sayede sen onunla uğraşmaktan benim işimle uğraşamayacaktın. Ama uğraşmaya devam ettin, durmadın. Ben de ikinci planımı devreye soktum. Onu kullanarak seni tehdit ettim.”
“Onca bilgiye nasıl ulaştın peki? Nasıl her şeyden haberin oluyordu” diye sordu Tuna.
“Bende para, dışarıda da aç gözlü bol komiser. Param sayesinde istediğim her şeyi herkese yaptırabilecek gücüm var, anladın mı?”
Mürit her şeyi şimdi anlamaya başlıyordu. Para güçtü. Onun eli kolu falan uzun değildi, sadece parasını kullanıyordu. O sefil adamların karınlarını doyurarak, onları bir nevi rahat ettirerek kendisine bağlamış, adamlar da ona itaat etmek zorunda kalmışlardı. Onların tek suçu, katilin istediği adamları kaçırıp ona getirmek ve arkasını temizlemekti, hepsi bu.

Yorumlar
Yorum Gönder