Ölüler ve Diriler (Bölüm 23/I)
Ona hiç de yabancı olmayan bir yerdeydi. Yeliz kaltağı ile onun piç sevgilisini gömdüğü, ayrıca katille karşılaştığı mezarlıkta. Burada ne işi olduğunu bilmiyordu. Siyahiler onu buraya getirip burada beklemesini, onlar gelip kendisini alan kadar hiçbir yere ayrılmamasını söylemişlerdi. Muhtemelen amaçları, katilin buraya gelip Yetkin’e yaklaşmasıydı. Sonra onlar devreye girecek ve katili yakalayacaklardı. Planları buydu. Ama unuttukları bir şey vardı. Katil bu adamlardan, hatta polisten bile daha zekiydi. Bu yüzden herkesten öndeydi. Adamların onu buraya getirip bıraktığını biliyor olmalıydı. Bilmese bile neden durduk yere buraya gelecekti ki? Eğer bir cinayet daha işlemek için hazırlık yapıyorsa şehirde onlarca mezarlık vardı, oralara gidebilirdi. Hem komiserlerden duyduğu kadarıyla, katil çaldığı her bir uzvu farklı mezarlıklardan çalmıştı. Bildiği tek detay buydu, başka bir şey biliyordu.
Belki daha önemli detaylarda vardı, kimse onları Yetkin’e söylememişti. Hava dondurucu biçimde soğuktu, yaz bir türlü gelememişti. Neyse ki yağmur yağmıyordu. Zaten buraya getirilmeden önce ona uyuşturucuyu dayamışlardı. Bu yüzden soğuğu pek hissetmiyordu ama yağmur yağmaması onun işini kolaylaştırıyordu. Kaç saattir burada olduğunu bilmiyordu. Mezarlık girişinde yere oturmuş, arkasındaki duvara yaslanmış öylece duruyordu. Belki de Yetkin’in düşünceleri tamamen yanlıştı. Onu buraya tamamen farklı bir amaç için getirmişlerdi. Belki de ona uyuşturucuları verip beynini yıkamışlar, onu kandırıp burada ölüme mahkûm etmişlerdi. Yetkin bunu bir mezarlıkta düşününce tüyleri ürperdi. Başını kaldırıp etrafına bakındı. Neden kendisini o heriflere teslim ediyordu ki? Neden onların istediklerini yapmak zorundaydı? Biraz düşününce onu hapisten kurtaranın da yine onlar olduğunu hatırladı. Onlarla iş birliği yapmazsa tek bir yol kalıyordu. Ya yakalanarak ya da teslim olarak tekrar hapse dönmek. Oraya tekrar dönemezdi. Orada onu koruyacak kimse yoktu. Gerçi bu heriflerden koruyacak kimse de yoktu ama en azından istediklerini yaptığı sürece alkol ve uyuşturucu alıyor, karnını doyurabiliyordu. Onların yanındayken yaşamak için gerekli tüm ihtiyaçları karşılanıyordu. Bu durumda onlara itaat etmekten başka bir çaresi kalmıyordu. Yine de tam olarak ne gibi bir iş yaptığını bilmeyi isterdi. Burada durmanın amacını... Zifiri karanlıkta olmasına rağmen gözleri karanlığa alışmıştı, bu yüzden etrafı rahatlıkla görebiliyordu. Gözleriyle sürekli etrafı tarıyordu, sanki bir yerlerden biri çıkacak ve ona saldıracak gibi hissediyordu. Ama hayır, etrafta kimse yoktu. Sadece bazı ayak sesleri dışında. Kaşlarını çattı. Toprak yolda ağır ağır ilerleyen ayak sesleri vardı. Yetkin yutkundu. Oturduğu yerden kalkıp başını duvarın üstünden uzattı ve etrafa bakındı. Kimseyi göremedi. Tekrar yere oturmak üzereyken aynı sesi tekrar duydu. Hayal görüyordu, buna emindi. Bendeni alkol ve ne halt olduğunu bilmediği zehirlerle doluydu. Bu gayet normaldi. Biraz sonra bir huzursuzluk hissetti. Sanki arkasında biri vardı, bunu hissediyordu. Başını çevirmeden gözünün yanıyla etrafa bakındı. Hayal görmüyordu, arkasında biri vardı. Onun nefesini bile hissedebiliyordu. Oturduğu yerden doğrulup başını çevirdi, tam arkasına baktığında onu gördü. Buradaydı, gelmişti. Zifiri karanlıktan dolayı onu sadece simsiyah bir silüet halinde görse de o olduğunu anlamıştı. Onu, siyah giysilerin altında görünen tek şeyleri olan ve karanlıkta parlayan kırmızı gözlerinden tanımıştı. Yetkin gözlerini kocaman açtı. Nefesini tutmuş, şaşkınlıkla karşısındaki hayalete bakıyordu. Donup kalmıştı. Hiçbir şekilde hareket edemiyor, hiçbir tepki veremiyor, bir şeyler söyleyemiyordu. Resmen taş kesilmişti. Siyahilerin amacı tam olarak buydu, onu katlin eline vermek. Ama neden? Yetkin onlara ne yapmıştı ki? Neden onu bu caninin eline verip ortadan kaldırmak istemişlerdi? Yetkin gözlerini hayaletten kaçırdı ve yutkundu. Bir şeyler düşünmeye çalışıyor, ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Yetkin herhangi bir şey söylemek için dudaklarını araladığı sırada büyük bir gürültü koptu. Silah sesleri. Arka arkaya silahlar patlıyordu. Yetkin neler olduğunu anlayamadan, hayalet hızla ortadan kayboldu. Yetkin etrafa bakınarak hayaleti aradı ama göremedi. Şaşkınlıkla ayağa kalktı ve kendi kendine bağırmaya başladı.
“Hey...Neredesin adi köpek? Korkak seni... Hadi çık karşıma, hadi gel... Çık karşıma! Korkak seni...”
Yetkin ellerini iki yana açmış hayalete bağırırken, biri onu ensesinden tutup çekiştirdi ve sert bir şekilde itti. Yetkin yere düştü. Başını kaldırıp etrafına bakındı. Karşısında, zifiri karanlıkla bütünleşmiş bir silüet gördü. Onu himayesi altına alan siyahilerden biriydi. Adam elinde tuttuğu uzun namluluya benzer bir silahı ona doğrulttu.
“Seni aptal, lanet olası pislik! Onu nasıl kaçırırsın, nasıl kaçırırsın? İşe yaramaz bok çuvalı.” diye bağırdı adam. Yetkin onun tercüman olduğunu anladı. Düştüğü yerden kalkmaya çalışırken adam onun kolunu sert bir şekilde tuttu ve onu çekiştirerek mezarlıktan çıkardı. Yektin söylenmeye başladı.
“Ben... ben bir şey yapmadım. Ben bir şey yapmadım.”
“Bunu gördük, aptal herif! Bir şey yapmadın.” dedi adam, dişlerini sıkarak. Yetkin’in sürükleyerek mezarlıktan çıkardı ve bir süre yürüdükten sonra beraber bir minibüse bindiler. Yetkin minibüse binince neler olduğunu analdı. Siyahların hepsi silahlıydı. Amaçları Yetkin’i katile karşı yem olarak kullanmaktı. Planları bir yere kadar istedikleri gibi ilerlemişti. Katil yemi yutmuş ve ayaklarına kadar gelmişti. Ama Yetkin’in aptal hareketleri yüzünden onu ellerinden kaçırmışlardı. Herkes araca bindikten sonra araç hareket etti ve oradan uzaklaştı. Fabrikaya vardıklarında, Yetkin’i yine hücresine kapattılar. Yanına biraz yemek, bir şişe alkol ve bir tane ne halt olduğu belli olmayan mavi haplardan bıraktılar. Sonra onu karanlığa hapsettiler. Yetkin alkolle beraber yemeğini yedikten sonra uyuşturucuyu aldı ve zemine uzanıp, kendisini zehrin kollarına bıraktı. Bir sarsıntıyla gözlerini açtı. Sonra hemen sıkıca kapattı. Açılan kapıdan sızan beyaz ışık gözlerini kamaştırmıştı. Yattığı yerde öbür tarafa döndü, tepesinde dikilip onu tekmeleyen adam bu kez de beline küçük bir tekme savurdu. Ona elini bile sürmek istemiyordu. Ona bir çöp, bir hayvan leşi gibi davranıyordu.
“Kalk hadi! Hayvan gibi yatıyorsun, başka bir halta yaradığın yok.” diye bağırdı adam. Bu tercümandı.
Yetkin tekrar adama doğru döndü ve uzandığı yerden doğruldu. Gözlerini kısık bir şekilde açarak güçlükle adama baktı.
“Beni buraya kapatırsanız hayvan gibi yatarım, başka ne halta yarayacağım?” diye sordu.
“Kalk! Bir halta yarayacağın bir iş var.”
Yetkin tekrar yere uzandı ve dişlerini karnına çekip, iki büklüm yatmaya devam etti. Ama adamın onu rahat bırakmaya hiç niyeti yoktu. Onun ensesinden tutup çekiştirmeye çalıştı, gücü yetmeyince bu kez sert bir şekilde sarstı.
“Kalk dedim sana! Yoksa o kaldırır.”
Yetkin, adamın kimden bahsettiğini anlamak için başını çevirip kapıya baktı. Karşısında siyah bir silüet gördü. Adam kapının tam ortasında duruyor, ışık arkasından vurduğundan bir hayaleti andırıyordu. Yetkin onun kim olduğunu anlamadı çünkü bu adamların hepsi siyahtı ve hepsi birbirinin aynısıydı. Onları nasıl birbirlerinden ayrıt edebilirdi ki? Onun kim olduğunu anlayamadığından ve dediklerini yapmazsa başına gelecek olanları artık bilmediğinden dolayı, onun dediğini yapmak zorunda kaldı. Güçlükle yerden kalkmaya çalıştı. Bacakları neredeyse tutmuyordu. Duvara tutunmak zorunda kaldı. Sonra başını dikleştirerek karşısındaki adama baktı. Derin bir iç çekti. Sonra umursamaz bir tavırla söylendi.
“Sen istediğin için değil, ben istediğim için kalktım.”
Adam ona karşılık vermedi, hücreden çıkması için kenara çekildi. Kapının önündeki adam da kenara çekilmişti. Yetkin içeriden çıkınca, başını çevirip kapının yanında duran adama baktı. Bu ceza evinde, aynı koğuşta kaldığı adamdı. Yetkin onu görünce gözlerini kocaman açtı. Olduğu yere çakılıp kaldı.
“Bu... Bu ne demek oluyor? Bu herifin burada ne işi var?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Sus da yürü.” dedi tercüman ve onu sırtından itip yürümesi için zorladı. Eski koğuş arkadaşı ona sırıtarak bakıyordu, ama onunla muhatap olmaya bile gerek duymuyordu. Yetkin’i diğer adamla beraber merdivenlere doğru ilerlerken, öbürü de peşlerinden geliyordu. Yetkin başka bir odaya götürdüler. Burası kocaman bir kütüphane gibiydi. Sıra sıra dizili bir sürü kitaplık, içlerinden ise onlarca, belki de yüzlerce kitap vardı. Yetkin kaşlarını kaldırdı. Kitaplıkların arasına daldı ama tercüman ona bağırarak yanına çağırdı. Yetkin tekrar onun yanına yaklaştı, gözü hala kitaplıklardaydı. Bu kütüphanenin kendi evinde de olmasını çok isterdi. Hayli böyle bir kütüphaneye sahip olmaktı ama artık bunun bir önemi yoktu, evine asla dönemeyecek, orada asla vakit geçiremeyecekti. Bu yüzden kocaman bir kütüphanesinin olmasının ona hiçbir yararı olmayacaktı. Adam onu ensesinden tutup zorla odanın tam ortasındaki masaya yaklaştırdı ve sandalyeye oturttu. Sonra eski koğuş arkadaşı onun önüne bir fotoğraf koydu. Yetkin gözlerini kocaman açıtı.
“Bak bakalım, sana tanıdık geliyor mu?”
Yetkin fotoğrafı eline alıp iyice kendisine yaklaştırdı. İçini büyük bir heyecan kapladı. Muhtemelen dün gece verdikleri hap, bir önceki gün verdikleri kadar etkili bir şey değildi. Bu yüzden hislerini kaybetmemişti. Şu an bir şeyler hissedebiliyor, algılayabiliyordu. Ama yine de zihni hala bulanıktı. Yetkin fotoğrafın ayrıntılarıyla incelmeye bile gerek duymadı. Bu, arkadaşının ona gönderdiği ve Mürit’in onun evinden arakladığı dosyasının içinden çıkan fotoğrafla benzerdi. Bire bir aynı fotoğraf değildi. Sadece kurban, onun elindeki fotoğraftaki kurbanla aynı görünüme sahipti. Aynı şekilde öldürülmüş, aynı şekle sokulmuş, aynı pozda fotoğraflanmıştı.
“Bunu... Bunu nereden buldunuz?” diye sordu Yetkin, şaşkınlıkla. Bir tercümana, bir değerine baktı. Sonra tekrar fotoğrafa döndü.
“Sadece bu fotoğraftan bunu yapan kişiyi bulabilir misin?” diye sordu tercüman.
“Siz şaka mı yapıyorsunuz?” diye sordu Yetkin, alaycı bir tavırla. “Yani... Bir katil profili çıkarabilirim ama katili bulamam.”
“Nasıl bulabilirsin?”
Yetkin tekrar fotoğrafa döndü. Uzun uzun baktı sonra tekrar tercümana döndü.
“Aslında bunun bir yolu var.” dedi Yetkin ve başıyla diğer adamı işaret etti. “Onun benden çaldığı fotoğrafı bana gönderen arkadaşım... Bana sadece fotoğrafı göndermişti ama onun bu konu hakkında çok daha fazla şey bildiğine eminim. Mesela gelen postadaki adres, nottaki el yazısı... O, elindeki bu tür bilgilerle katili bulabilir. Ama burada değil.”
“Burada değil derken, ne demek istedin?”
“Onu burada bulması imkânsız. Çünkü bu fotoğraf ona yıllar önce ABD’den geldi. Üstelik katil ölmüş bile olabilir. Sebebi bu.”
“Yani bu katil bir şekilde bulunabilir. İhtimal var.”
“Eğer arkadaşımın çöpe atacak tonal parası varsa ABD’ye gidip bulabilir. Buradan da bir şeyler yapabilir ama birçok prosedürden geçmesi gerek. Emniyetle iş birliği yapması, sonra onların sayesinde İnterpol'e ulaşması ve İnterpol'ün, oluşturduğumuz profile göre kendi veri tabanlarındaki suçluları araştırmaları, uygun olan suçlulara göre de kırmızı bülten ile arama kararı çıkarmaları gerekir. Tüm bu işler yıllar sürer.”
“Net cevap!” dedi adam bağırarak.
“Evet, bulunabilir. Ölmediyse tabi.”
Adam doğruldu ve ellerini beline dayadı.
“Demek bulunma ihtimali var.”
“Şey... Evet ama ben bu cinayetin hiçbir zaman sizinle alakalı olduğunu düşünmemişti. Yani o zamanalar hiç ırkçılık cinayeti olarak düşünmedim. Çok fazla araştırma yaptım, ama bu olayla ilgili hiçbir şey bulamadım.”
“İyi... Şimdi burada otur ve bizim adamamızın kim olduğunu düşünmeye başla.” dedi tercüman ve elindeki fotoğrafı çekip aldı. Sonra yanındaki adamalar beraber kapıya doğru ilerledi. Yetkin onları durdurdu.
“Bir dakika... Ben zamanında çok sıkı bir araştırma yapmıştım ama hiçbir şey bulamamıştım. Siz o fotoğrafı nereden buldunuz?”
“Bu seni ilgilendirmez.” dedi tercüman ve yanındaki adamla beraber odadan çıkıp gitti.
Yetkin’de düşünceleriyle baş başa kaldı. Burada sıkışıp kalmıştı. Elinde birkaç dosyayla, oturduğu yerden katili nasıl bulacaktı ki? Önündeki dosyaları açıp karıştırmaya başladı. Siyahi kurbanların olay yeri fotoğrafları, ifadeler, tutanaklar, deliller... Yetkin sayfaların arasında gezinirken aklı hala biraz önce elinde tuttuğu fotoğraftaydı. O fotoğrafı nereden bulmuşlardı? Yoksa aynı kişi, onlarada mı kendi eserini göndermişti? Arkadaşı bir profil uzmanıydı. Elinde ip ucu olması için ona gönderilmiş olması akla yatkındı, ama buradaki adamların bu olaylara ne gibi bir katkısı olabilirdi ki? Hem madem onlara da aynı fotoğraf gelmişti, o zaman gönderen aynı kişiydi olmalıydı. Aynı adres, aynı el yazıları, aynı notlar onların da elinde olmalıydı. Neden bunu kendileri araştırmak yerine Yetkin’in bulmasını istiyorlardı ki? Yetkin tüm zihnini bu konunun üzerine yoğunlaştırmıştı, sadece bu konuyu düşünüyordu. O fotoğrafların gizemini çözmeye çalışıyordu. Aklına aniden bir ayrıntı geldi. Boğaza sarılmış bağırsak, mühürlenmiş dudaklar, siyah boyayla boyanmış uzuvlar. O kurbanlarla şimdiki kurbanların arasında benzerlikler vardı ama çok fazla farklılıklarda da vardı. Acaba o fotoğraflardaki gibi kaç tane daha kurban vardı? Yetkin başını ellerini arasına aldı, gözlerini kapattı ve düşünmeye çalıştı. Zihni hala bulanıktı. Hala bazı parçaları birleştirmekte zorlanıyordu.
“Siyaha boyanmış uzuvlar.”
Kafası tamamen buna takılmıştı. Alkol ve uyuşturucu, etkisini yitirmeye başlamıştı. Bu durumda hala odaklanamamasının nedeni, beyninin çoktan çürümeye başlamış olması olabilirdi. Başını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Gözleri hala kapalıydı, fotoğraftaki kurbanı hayalinde canlandırmaya çalışıyordu.
“Siyaha boyanmış uzuvlar.”
Sonra gözlerinin önüne bir katil silüeti belirdi.
“Siyaha boyanmış uzuvlar.”
Başını tekrar ellerini arasına aldı. Hayalini daha da derinleştirmeye çalıştı. Derin derin nefesler alıp veriyor, bacaklarını sallayıp duruyordu. Biraz sonra gözlerinin önüne gelen katilin görüntüsü belirginleşmeye başladı. Bu katil bir siyahiydi. Gözerini aniden açtı, başı hala ellerini arasındaydı.
“Beyaz erkeler ve siyaha boyanmış uzuvlar.”
Elleri iki yanına düştü. Gözlerini tek noktaya sabitlemiş, öylece donup kalmıştı. Fotoğraflardaki kurbanları öldüren ve o hale getiren kişi bir siyahiydi. Nedenini anlamadığı bir şekilde beyazları öldürmüş, onları aşağılamak için boğazlarına domuz bağırsağı dolamıştı. Kendilerine karşı edilen hakaretleri ya da haklarında alınan aşağılayıcı kararları durdurabilmek için dudaklarını mühürlemişti. Sonra da siyahların üstün olduğunu gösterebilmek için tüm uzuvları siyah boya ile boyamıştı. Yetkin’in bunu anlaması epey uzun sürmüştü ama birileri bunu çoktan anlamıştı. Cinayetler her nerede işlendiyse o bölgedeki yetkililer bunu çoktan anlamış ve zaten ırkçılığın yoğun olduğu ABD’de beyazların ayaklanmaması için bu cinayetleri medyadan tamamen gizlemiş, ört pas etmişti. Bu yüzden hiçbir yerde bu cinayetler hakkında bilgi yoktu. Bilgi olmadığından ve cinayetler saklandığından dolayı insanlar önlem alamamış, bu sayede belki de çok yakınlarında olan bir siyahi katil tarafından katledilmişlerdi. Daha sonra katil, kurbanlarından birinin fotoğrafını İstanbul'a, bir profil uzmanına göndermişti. Bunu, cinayetlerin işlendiği yere göndermesinin nedeni gayet açıktı. Katil bu yaptıklarının intikamını alacak olan kişinin burada, İstanbul'da olduğunu biliyordu. Ya buradaydı ya da sonradan gelmişti ama bu cinayetlerin başlayacağını biliyordu. Demek ki aradıkları iki katil birbiriyle tanışına ve aralarında büyük bir problem olan birileriydi. Irk savaşında olan birileri. Ve ikisi de İstanbul'daydı. Siyahi katil de... Yetkin onlarca siyahiyle beraber bu binada kaldığını düşününce, daha kaç gün yaşayacağını merak etmeye başladı. Burada olduğu sürece hayatı resmen pamuk ipliğine bağlıydı.

Yorumlar
Yorum Gönder