Ölüler ve Diriler (Bölüm 22/II)


Mürit ofisin içinde volta atıp duruyordu. Sakinliğini koruyamıyor, bir yere oturup hareketsiz kalmıyordu. Bütün bunların sorumlusu oydu, kardeşinin başına gelen her şey onun suçuydu. Ona sahip çıkmamış, onu korumak için bir şey yapmamıştı. Gerçekler her ne kadar bunların tam tersi olsa da Mürit böyle düşünüyordu ve kendisini suçluyordu. Kardeşi şu an her ne haldeyse tek sorumlusu kendisiydi. Pencereye yaklaşıp bir sigara daha yaktı. Bugün açtığı üçüncü paketti Ağzına tek lokma girmemişti, su veya kahve içmemişti. Tek yaptığı ortalarda dolanmak ve sigara içmekti. Dışarının soğuğuna aldırmadan, pencerenin önünde sigarasından derin nefesler alıyordu. Soğuğu hissetmiyordu, şu an vücuduna olacak hiçbir şey onu kötü etkileyemezdi. Hiçbir fiziksel acıyı hissedecek durumda değildi. Kim bilir kardeşi ne tür işkencelere, eziyetlere maruz kalıyordu? kim bilir ona neler yapıyorlardı? Şu an kafasındaki her şey silinmişti. Ne davayı düşünüyordu ne katili ne de dışarıdaki eylemcileri. Kardeşi tüm zihnini ele geçirmişti. Şu an onun için önemli olan tek şey Özgür’dü. O parmağın gerçekten Özgür’e ait olup olmadığını bilmiyordu. Pastayı görür görmez hemen Tuna’yı aramıştı. Tuna gelip onu ve pastayı alıp emniyete getirmiş, sonra bir adli tıp uzmanı çağırmışlardı. Adli tıp uzmanı hem parmağı almış hem de DNA analizi yapmak için mürtten tükürük ve saç örneği almıştı. O gidince amiri, Mürit’in yanlış bir şey yapmasını engellemek ve ellerinin altında tutmak için onu Tuna ile beraber paylaştıkları ofise kilitlemiş, kapıya ise bir memur dikmişti. Saatlerdir burada tek başına duruyor, bir haber bekliyordu. Tuna, sonucu bir an önce almak için adli tıp uzmanıyla beraber gitmişti. Mürit sabırsızca sigarasını içerken, kapının kilidinde dönen anahtarın sesiyle irkildi. Hemen sigarasını camdan aşağı attı ve kapıya doğru koştu. Tuna elinde bir dosyayla ofise girdi. Yanında amiri de vardı. Tuna'nın yüz ifadesine bakarak vereceği bilgiyi tahmin etmeye çalıştı ama hiçbir şey anlayamadı.
“Ne? Ne oldu, sonuç ne?” diye sordu mürt, heyecanla. Amiri araya girdi, ona yaklaştı ve teselli eder gibi kolunu sıvazladı.
“Parmaktan alınan DNA ile senin DNA’an eşleşti Mürit.”
“Ne?” diye sordu Mürit, afallamış bir şekilde. Vaka başkasının vakası olsaydı, bu söyleneni hemen anlardı ama şu an anlayamıyordu. İnsan yıllarca uğraştığı bir olay kendi başına gelmeden, başkasının zihnini ve duygularını asla anlayamıyordu. Bu da o anlardan biriydi. Bunu herhangi birine rahat bir şekilde söyleyebilirdi. Ne düşündüğünü ne hissettiğini bilmeden... Ama şimdi kendisine söyleniyordu. Hem de ne düşündüğü ve ne hissettiği düşünülmeden.
“Yani o kardeşine ait, üzgünüm...”
Mürit başını yana çevirdi, gözlerini bir noktaya sabitledi. Uzun bir süre öylece donup kaldı. Amiri hala konuşuyordu ama Mürit şu andan itibaren söylenen hiçbir şeyi duymuyordu. Her şey bulanık her şey hayal gibi silikti.
“Elimizdeki adamları tekrar sorguya aldık. Depoya bir ekip gönderdik diğer adamları da bulacağız. Kardeşin için elimizden geleni yapıyoruz Mürit, merak etme.”
Adamlar blöf yapmıyordu. Onu korkutmak, göz dağı vermek için yalan söylemiyorlardı. Bu yaptıkları ona karşı bir uyarıydı. Şaka yapmadıklarını, dalga geçmediklerini göstermeye çalışıyorlardı. Dediklerini yapacaklardı. Mürit, amirini ve Tuna’yı görmezden gelerek ağır adımlarla ofisten çıktı. Koridorun tam ortasında durup etrafına bakındı. Yön duygusunu bile yitirmişti. Sonunda sağ tarafa doğru ilerlemeye karar verdi. O yürürken amiri ve Tuna peşinden giderek söyleniyor, onu teselli etmek için bom boş sözler sarf ediyorlardı. Ama Mürit şu an hiçbir şeyi görmüyor, hiç kimseyi duymuyordu. Merdivenlere ulaştığında alt kata indi. O sırada amiri, onu Tuna’ya emanet edip yanlarından ayrıldı. Tuna hala onun peşinden gidiyordu. Bir alt kata daha indi, sonra bir alt kata daha... Nezaret hanelerin bulunduğu kata geldiğinde Tuna onun önüne geçti ve kollarını iki yana açıp, onu durdurmaya çalıştı. Ama Mürit, önünde hiçbir engel yokmuş gibi ilerlemeye devam ediyordu. Tuna onu durdurmayacağını anlayınca ona engel olmayı bıraktı ve tetikte kalarak onun peşinden gitmeyi sürdürdü. Mürit nezarethaneye girip demir parmaklıkların arıdan dolaşmaya başladı. Bir yandan da gözleriyle etrafı tarıyor, dövmeli piçleri görmeye çalışıyordu. Sonunda gördü, zebaniler oradaydı. Mürit demir parmaklıklara yaklaşıp boş gözlerle içerideki adamlara baktı. Adamlar kendi aralarında gülüşerek muhabbet ediyorlardı. Mürit’i görüce bir süre durdular ama sonra muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. İçlerinden biri oturduğu yerden kalkıp demirliklere yaklaştı.
“Başkomiser sendin değil mi? bizi bu bok çukurundan ne zaman çıkaracaksın ha? Elinde hiçbir halt olmadan bizi tutamazsın!”
Mürit, peşinlerinden gelen memura döndü ve emretti.
“Aç şu kapıyı!” Bunu gayet sakin ve kısık sesle söylemişti. Onun tam karşısında, ayakta duran adam sırıttı.
“Sana söylemiştim değil mi? Bizimle boşuna zaman kaybediyorsun. Hem dışarıdaki eğlencemiz daha yeni başlıyor.”
Mürit onu duymazdan gelerek, kendisine çaresizce bakan memura dönüp yineledi.
“Kapıyı aç!”
“Bunu yapamam başkomiserim. Şu an verdiğiniz emirler...”
“Kapıyı açar mısın?” diyerek, kibar bir şekilde sordu Mürit. Tuna bir Mürit’e, bir memura baktı. Mürit’in sakin olduğunu görünce memura kapıyı açmasını söyledi. Memur, Tuna’nın emrini yerine getirerek, istemeden de olsa kapıyı açtı. Buradaki adamlardan o da çekiniyor gibiydi. Bu zebanilerden kim korkmazdı ki? Kapı açılırken, ayakta duran adam diğerlerine döndü ve sırıtarak söylendi.
“Kalkın hadi, gidiyoruz.”
Adamlar kısa bir an durup, parmaklıkların arkasındakilere baktılar. Kapı açılır açılmaz Mürit içeri daldı ve karşısında ayakta dikilen adamı yakasından tutup, sert bir şekilde itip oturakların üzerine düşürdü. Adamın canı yanmış olacak ki suratı kızardı, ama belli etmemeye çalıştı. Diğer amdalar neler olduğunu anlamaya çalışırken, Tuna ile diğer memur da içeri girdi ve Mürit’in üzerine atıldılar. Onlar neler olduğunu algılayıp müdahale edene kadar, Mürit adamın boğazına yapışıp iki eliyle sıkıca kavradı.
“Özgür nerede?” diye sordu Mürit, dişlerini sıkarak. Adam sırıttı.
“Ara bul...”
Mürit baş parmağını adamın boğazına bastırdı ve daha çok sıktı.
“Özgür nerede? Kardeşim nerede?”
O sırada memur ile Tuna, adamı Mürit’in elinden almaya çalışıyor, ama ikisinin de adamı Mürit’in ellerinden kurtaramıyordu.
“Mürit dur, yapma! Adamı öldüreceksin... Dur dedim, değmez...” diye bağırıyordu Tuna. Memur da dışarıdakilere bağırarak yardım itiyordu. Diğer dövmeli adamlar meraklı gözlerle olanları seyrederken, Mürit hala elindeki adam ile uğraşıyordu. Ona o kadar odaklanmıştı ki etrafında ne olup bittiğinden haberi bile yoktu. Hiçbir şey duymuyor, hiç kimseyi görmüyordu.
“Gördüğün son surat benimki olacak, bu suratı asla unutamayacaksın!” diye söylendi Mürit, öfkeyle. Artık adamın boğazını, onu öldürmek için sıkıyordu. Adamın suratı kırmızıdan mavimsi bir renge dönmeye, dudakları şişmeye ve morarmaya başlamıştı. Suratındaki her bir damar belirginleşiyordu. Adam elleriyle Mürit’e direnmeye, boğazını kurtarmaya çalışıyordu. Oturaktan kayıp yere düştüğünde, Mürit üzerine çullandı. Şimdi onu öldürmek daha kolay olacaktı. Adam güçsüzleşmeye başlamıştı. Artık gözleri boşluğa bakıyor, harekileri ağırlaşıyordu. O sırada başka biri araya girdi.
“Onun yerini söyleyeceğim.” Son derece donuk ve isteksiz bir sesti. Mürit, adamın boğanını bırakmadan sordu.
“Ne?”
“Onu bırak! Kardeşinin yerini söyleyeceğim.”
Mürit başını çevirip etrafına bakındı, adamın arkadaşlarından biri konuşuyordu. Demek içlerinden birinin gözlerinin önünde ölmesine razı gelemeyecek kadar da vicdanlıydılar. Mürit’in dikkatinin dağılmasını fırsat bilen Tuna, onu sert bir şekilde çekip adamdan uzaklaştırmak istedi. Mürit sırt üstü yere devrildi. O sırada memur da biraz önce ölmek üzere olan adama müdahale ediyordu. Sonra içeri birkaç memur daha girdi. Mürit Anlamamış gözlerle konuşan amda bakıyordu. Adam devam etti.
“Ama bunu izinsiz yapamam. Patronun tek bir isteği var. Siz de bunu gayet rahat yapabilirsiniz?”
“Konuş!” diye bağırdı Mürit. Ama sesi muhtemelen istediği kadar çıkmamıştı. Adam gözlerini devirdi.
“Aslıdan biz tam olarak yerini bilmiyoruz ama patron kardeşini tek bir şey karşılığında verecek.”
Mürit yerde emekleyerek adama yaklaştı, kendisini zorlayarak ayağa kalktı ve onun da yakasına yapıştı. Tuna tekrar araya girmek zorunda kaldı. Ama Mürit bu kez bir şey yamadı. Adamın suratına yaklaşıp yalvarır bir tavırla sordu.
“Nerede? O nerede?”
“Patron katili istiyor.”
Mürt başını yana eğdi. Yutkundu ve sordu.
“Onu bulamıyoruz. Bunda Özgür’ün ne suçu var? Onun bir suçu yok, onu bırakın...”
“O sizin aradığınız katili değil, bu olayın kaynağını istiyor. Siyahi katili. Eğer onu patrona verirsen kardeşinin borcunu silecek ve onu bırakacak. Tek bildiğim bu.”
Mürit başını çevirip diğerlerine baktı. Hepsi başlarını dikleştirmiş, boş gözlerle ona bakıyordu. Mürit adamın yakasını bırakıp, ağır ağır arkasını döndü ve Tuna’ya baktı.
“Hadi gel Mürit, burada yapabileceğimiz bir şey yok.”
Tuna onun koluna girdi ve onu nezarethaneden çıkarmaya çalıştı. Mürit arkasını dönüp biraz önce onunla konuşan adama baktı.
“Onu bulacağım! Onu bulacağım...” diye geveledi kendi kendine. Nezarethaneden çıktıklarında karşısında amirini gördü. Muhtemelen burada olanlardan haberdar olmuştu ve koşa koşa nezarethaneye gelmişti.
“Sen ne yapmaya çalışıyorsun? bu pislikler için bir de katil mi olacaksın? Kendine gel!”
Mürit durdur ve amirine baktı.
“Ben kendimdeyim.” dedi amirine diklenerek. “Ben gayet kendimdeyim. Bana yapmama izin vermeyip sizin de yapmadığınız şeyi yapmaya çalışıyorum, kardeşini bulmaya çalışıyorum.”
“Ne demek sizin yapmadığınız? Ne yapıp yapmadığımızı nereden biliyorsun?” diye sordu amiri öfkeyle. Onu öfkelendiren şey Mürit’in sözleri değil, üslubu olmuştu.
“Ne söylediysem o... Hiçbir şey yapmadınız. Ne kardeşimi buldunuz ne katili. Kaç ay geçti hala dışarıda bir seri katil var. Ama bir adım bile yaklaşamadık. Neden? Prosedürler, izinler, kanunlar... Başlarım böyle işe. Siz prosedürlerinizle oynamaya devam edin, ben sizin aptal sistemsiz yüzünden kardeşimi kaybetmeyeceğim.”
Amiri ve o an koridorda bulunan herkes bir an durup şaşkınlıkla onlara bakmışlardı. Çünkü Mürit son sözlerini, kendini yırtarcasına bağırarak söylememişti. Üstelik bunları söylediği kişi amiriydi. Yaşlı adam kaşlarını çattı.
“Laflarına dikkat et! Şu an neden görevde olmadığını unutma.” diyerek, onu azarladı amiri. Mürit sırıttı.
“Umurumda bile değil.” dedi ve amirinin tek kelime daha etmesine fırsat vermeden, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Tuna hala onun peşinde dolanıyordu.
“Mürit, bekle... Ne yaptığının farkında mısın? O sözleri sinirden söyledin değil mi?”
Mürit onu duymazdan gelerek binadan çıktı ve yol kenarına doğru ilerledi. Sonra durup Tuna’ya döndü.
“Evimde sakladığım her şeyi sana vereceğim. Alın, ne yaparsanız yapın. Artık bu işte yokum!”
Tuna gözlerini kocaman açtı.
“Ne demek istiyorsun, davadan mı bahsediyorsun?”
“Ne anladıysan o... Uzun bir süre bu işlere bulaşmak istemiyorum. Artık dayanamıyorum, anlıyor musun? Ben böyle şeylerle uğraşmak istemiyorum.”
“Ne yapacaksın peki? Başka ne iş yapmayı biliyorsun, nasıl para kazanacaksın, sen bir başkomisersin. Bu mesleği böylece bırakmazsın!”
Mürit etrafa bakınıp derin bir nefes aldı, sonra Tuna’ya döndü ve ellerini iki yana açarak bağırdı.
“Başkomiser olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor, kardeşimi bulamıyorum. Onun için bir şey yapamıyorsam baş komiserliğim yerin dibine girsin.”
Bir taksi beklemek istemişti ama oradan bir an önce uzaklaşmak için yürümeye karar verdi. Tuna arkasından seslendi.
“Akşam evde ol, yanına geleceğim.”
“Siktirin gidin!” diye söylendi Mürit, kendi kendine.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)