Ölüler ve Diriler (Bölüm 22/I)


Gözlerini açmaya çalıştı ama ışık gözlerini kamaştırdı. Yattığı yerde yön değiştirdiğinde sert ve buz gibi bir zeminde yattığını hissetti. Elleriyle yeri yokladı, bir betonun üzerindeydi. Şaşkınlıkla yattığı yerden doğrulup önce yere, sonra etrafına bakındı. Neler olduğunu anlayamadan bir el onun kolunu yakaladı. Gözlerini açıp kolunu tutan kişiye baktı, karşısında siyahi bir adam gördü ama nerede olduğunu hala bilmiyordu. Adam onu zorla yerden kaldırmaya çalıştı. Yetkin kendisini zorlayarak kalkmaya çalıştı ama gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Kafası patlayacak gibiydi.
“Neler oluyor, neredeyim ben?” diye geveledi Yetkin. Konuşmak bile ona işkence gibi geliyordu. Adam tek kelime etmedi, onu çekiştirerek merdivenlere götürdü. Yetkin merdivenleri çıkarken dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Bir an düşecek gibi oldu, sonra hemen trabzana tutundu. Adam onu sarsıp bağırarak bir şeyler söyledi ama yabancı bir dilde konuştuğundan, Yetkin onun ne dediğini anlamdı.
“Burası neresi? beni nereye götürüyorsun?” diye sordu Yetkin. Aynı anda en son yaşadıklarını hatırlamaya çalıştı ama başaramadı. Güçlükle merdivenleri tırmanıp uzun bir koridor yürüdüler. Yetkin mekandaki bilgisayarları ve siyahileri görünce nerede olduğunu anladı. En son yaşadığı şeyleri de hatırlamaya başladı. Mürit onu kandırmıştı. Onu kurtaracağını söyleyip bu heriflerin eline vermişti.
“Piç! Piç kurusu...” diye geveledi Yetkin güçlükle, ama sesi kendisinin bile zor duyacağı kadar kısık çıkıyordu. Onu buraya getiren adam bir sandalye çekti ve Yetkin’i itip sandalyeye oturttu. Yetkin sandalyede oturmakta bile zorlanıyordu, dengesini sağlamak için sandalyenin oturma yerinin kenarlarına tutunmak zorunda kalmıştı. Başı önde, öylece duruyordu. Bir şeyler istiyordu. Şu an öleceğini bilse bile vücuduna zehir almak istiyordu. Başını kaldırmadan yanında duran adamı dürtüp geveledi.
“Bana bir şey verin. Hap olur, toz olur, fark etmez. Gerçekten... En dandik mala bile razıyım.”
Adam karşılık vermedi. Başka bir adam gelip tam karşına geçti ve bir sandalyeye oturdu. Yetkin'in başı hala öndeydi, gözleri tek noktaya sabitlenmişti.
“Güzel uyudun mu?” diye sordu karşısındaki adam. Burada Türkçe konuşmayı bilen tek kişiydi, tercüman. Yetkin başını güçlükle kaldırıp ona baktı. Gözerini hala tam olarak açamıyordu.
“Beni buraya neden getirdiniz?” diye geveledi Yetkin.
“Yoksa hapse girince bizden kurtulacağını mı sandın? sen bize lazımsın, şu an eklimizdeki en önemli kişi sensin.”
Yetkin onun ne söylemek istediğini anlayamıyordu, şu an nerede olduğu ve karşısındakilerin kim olduğu dışında hiçbir şeyi algılayamıyordu.
“Benden ne istiyorsunuz? Ne isterseniz yaparım, bana bir şeyler verin. Lütfen...”
Adam bir süre acıyan gözlerle ona baktı. Sonra başka bir adam döndü ve başıyla işaret yaptı. Adam ortadan kayboldu. Yetkin etrafına bakınırken, bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı. O sırada biraz önce yanlarından uzaklaşan adam geri döndü, bu kez elleri doluydu. Bir elinde mavi bir hap vardı, diğerinde ise bir kutu bira. Yetkin bunları görünce bu adamların kölesi bile olabileceğine karar verdi. Titreyen elleriyle adamın elindeki hapı alıp ağzına attı, ne olduğunu sorgulamadı bile. Ardından bira kutusunu aldı ve beceriksiz hareketlerle kutuyu açtı. Şu an keyif yapacak halde değildi, tadını bile almadan kutuyu kafasına dikti ve uzun süre susuz kalmış gibi birayı lıkır lıkır içti. Sonra boş kutuyu yere fırlattı ve elinin tersiyle ağzının kenarlarını sildi. Başını yukarı kaldırıp gözlerini kapattı ve derin bir oh çekti. Zehir etkisini gösterene kadar yapabildiği tek şey, onun kanına karışmasını hayal etmekti. Bu bile içinin kıpır kıpır olmasına, rahatlamasına neden oluyordu. Hayali bile güzeldi. Ama hayallerini karşısındaki adam bozdu.
“Bize itaat ettiğin sürece her istediğin olur. Hatta bunların çok daha fazlasını alırsın, beni anladın mı?”
Yetkin başını indirip adama baktı. Sırıttı ve alaycı bir tavırla söylendi.
“Sen bana emir vermezsin. Siktir git patronun gelsin, taşak kafalı piç!”
Adam bunları duyunca öfkeden kaşlarını çatmıştı, ama sakin kalmaya çalıştığı da her halinden belliydi. Muhtemelen bunları Yetkin’e söyletenin aldığı hap olduğunun fakrındaydı, bu yüzden sakin kalmayı seçiyordu.
“Şu an patron yok, ben varım. Benim sözüm patronun sözüdür.”
Yetkin kahkaha attı. Bu bilinçsiz değil, içten gelen bir kahkahaydı. Adama işaret parmağını sallayarak yine alaycı bir tavırla söylenmeye başladı.
“Bak çocuk... Bana hemen o it herifi çağır, yoksa seni çöp kutusunun yanında tek ayak sütünde bekletirim, tamam mı?”
Adam dudağını ısırdı. Başını kaldırıp tepesinde duran adama baktı, sonra tekrar Yetkin’e döndü.
“Bugünden itibaren bize çalışacaksın, biz ne istersek onu yapacaksın. Bilinçli veya bilinçsiz bir hata yapığını ya da bizi ispiyonladığını anlarsak, şüphelenirsek, bunlar aldığın son zehirler olur. Anladın mı?”
“Ah... Beni bunlarla mı öldüreceksiniz, zehirleyerek yani? Bu benim en büyük hayalim, bunu yaparsanız hayalimi gerçekleştirmiş olursunuz. Siz iyi çocuklarsınız.”
Yetkin'in ağzından çıkanı kulağı duymuyordu. Adam Yetkin'in hareketlerinden çok, onları ciddiye almadığı için öfkelenmiş olmalıydı ki daha fazla dayanamadı. Oturduğu yerden kalkıp Yetkin'in suratına sert bir tokat attı. Yetkin’in ise bu tokat verdiği tepki yine kahkaha oldu. Kendinden geçercesine gülüyordu. Bu onun tarzı değildi, muhtemelen ona verdikleri hap onun daha önce hiç kullanmadığı bir şeydi. Ya çok kaliteli ya da çok dandikti ama Yetkin’in hoşuna gitmişti. Ona verdiği his rahatlama ve umursamazlık çok farklıydı, onu mutlu etmişti. Yetkin hem sırıtıyor hem de aval avala karşısındaki adamlara bakıyordu. Sonunda tercüman devam etti.
“Bize onu getireceksin, anladın mı? ne olursa olsun o lavuğu bulacaksın ve ayağımıza getireceksin.”
“Hangi lavuk?” Durakaldı, aklına Mürit geldi. Onu bu heriflerin kucağına bırakan oydu. “Anladım, o piçten artık nefret ediyorum! Onu sizin elinize vermek için her şeyi yaparım.”
“Kimden bahsettiğimi daha söylemedim bile.” dedi tercüman, ciddi bir tavırla.
Yetkin elini savurup, sırıtarak söylenmeye devam etti.
“Ben anladım. O başkomiser bozuntusundan bahsediyorsunuz. Beni sizden koruyacağını söyledi ama şimdi buradayım. Adi herif, onu mahvedeceğim!”
Adam bir an duraksadı. Sonra Yetkin’e doğru eğilip merakla sordu.
“Mürit’ten mi bahsediyorsun?”
“Evet. Başka hangi polis böyle salakça şeyler yapabilir? Kendi ayağına sıkıyor farkında değil.” Yetkin bir kahkaha daha attı. Kendisini hala sersem gibi hissediyordu.
“O bir polis mi?” diye sordu adam, şaşkınlıkla.
“Evet ama kıçına tekmeyi koydular, bir ay görev yapamayacak. Galiba bir ya da iki haftası kaldı. Cezasının bitmesine yani...”
“Bize gazeteci olduğunu söylemişti.”
Yetkin’in yüzündeki gülümseme anında yok oldu. Bir süre şaşkın gözlerle adam baktı. Yutkundu. Pot kırmıştır. Mürit için endişelenmeye başladı, bu adamlara yalan söylemişti ve bunun bedeli ağır olacaktı. Ama Yetkin kısa sürede onun için endişelenmeyi bıraktı. Mürit ona da yalan söylemişti. Onu kötü adamlara teslim etmişti. Şimdi yaptığının cezasını çekecekti, ona neden acıyacaktı?
Adam süre daha ona baktıktan sonra hızla yanından uzaklaştı ve masalardan birinin üzerinde bulunan telefonun ahizesini kaldırdı. Birkaç tuşa bastı ve bekledi. Sonra telefonu açan kişiye bağıra çağıra bir şeyler söyledi. Muhtemelen patronunu aramış, ona tüm gerçeği anlatmıştı. Yetkin’in keyfi daha da yerine geldi. Adam hararetli telefon görüşmesini tamamladıktan sonra Yetkin’in yanına yaklaştı.
“Hangi birimde görev yapıyor?” diye sordu.
Yetkin sırıtmaya devam ederek cevapladı.
“Cinayet masası.”
Adam gözlerini kocaman açtı. Bunu duyduğuna epey şaşırmış görünüyordu. Kendi yaptıkları işlerin ortaya çıkacağı için korkmuş muydu, yoksa kullanabilecekleri çok iyi bir malzeme çıktığı için heyecanlanmış mıydı belli değildi.
“Bak.” diyerek devam etti Yektin. “Beni kullanabileceğinizi hiçbir şey yok?”
“Ona sen değil, biz karar veririz. Elimizdeki en önemli kaynak sendin, artık bir kaynağımız daha var.” Adam onun yanından uzaklaşırken, Yetkin onun arkasından baka kaldı. Tahminlerinden biri doğru çıkmıştı, Mürit’i de kullanacaklardı. Ama nasıl? Mürit şu an görevden uzaklaştırıldığı için bu kadar rahat hareket ediyordu, ama cezasını tamamlayıp görevine geri döndüğünde bu işlerden tamamen uzak duracaktı. Tabi bu herifler onu da tehdit etmek için bir şey bulmazlarsa... Adam bir dosya karıştırıp tekrar yanına yaklaştı. Burnunun dibine bir fotoğraf dayadı ve sordu.
“Bunu nereden buldun?”
Yetkin bir kez daha ciddiyete büründü. Normal şartlarda tedirgin olması, korkması gerekiyordu ama şu an etkisi altında olduğu maddeden dolayı bunları hissedemiyordu. Yalan söylemek için birle düşünemiyordu.
“Benim evimdeydi, dosyalarımın arasında... Onu bana Mürit getirdi. Evime girmiş ve dosyalarımı çalmış, hırsız.”
“Bunu nereden buldun?” diyerek, sorusunu yineledi adam. Yetkin anlamamış gözlerle ona baktı. Yutkundu, tam olarak ne demek istediğini algılayamıyordu.
“Dedim ya... Evimdeydi ve Mürit...”
Adam bu kez öfkeyle bağırmaya başladı.
“Bunu nereden buldun? Lanet olası aptal herif! Eğer doğru düzgün konuşmazsan o dilini bir daha kullanamazsın.”
Yetkin şimdi daha iyi anlamıştı.
“Bir arkadaşım göndermişti, temam mı? Başka bir şey bilmiyorum.”
“Kim o arkadaş?”
Yektin tereddütte kaldı. Bir kişinin daha başını belaya sokmaya gerek olup olmadığını düşünüyordu. Adam Yetkin’in çenesini kavrayıp, suratını onun suratına yaklaştırıldı. Gözlerinden ateş fışkırıyordu, Yetkin şimdi korku duygusunu geri kazandı.
“Şey... Şey ben... Hatırlamıyorum.” diye kekelemeye başladı. Adam, Yetkin’e sert bir tokat attı, tekrar çenesini kavradı ve tekrar sordu.
“Kim o arkadaş? Sana bir kere daha sormayacağım!”
“Eski bir meslektaşım. Evinin adresini bilmiyorum ama ofisinin adresini verebilirim.”
Adam onu bıraktı, yanındaki adam bir şeyler söyledi. Adam bir masadan bir kağıt ile kalem getirdi ve Yetkin’e uzattı. Yetkin kağıtla kalemi alıp bir süre tercümana baktı, sonra ağır hareketlerle kağıda, arkadaşının ofis adresini yazdı. Ev adresini de biliyordu ama onun bir ailesi vardı, onları riske atamazdı. Adamlar istese onu takip ederek de evini de öldürebilirlerdi, ama o zaman bunun sorumlusu Yetkin olmazdı. Yazmayı bitirince kâğıt ile kalemi tercümana uzattı. Sonra merakla sordu.
“Bana ne olacak?”
Adam diğerine tekrar başıyla işret yaptı. O da Yetkin’i kolundan tutup kaldırdı ve çekiştirerek oradan çıkardı Bir alt kata indiler, uzun bir koridor yürüdüler. Adam koridorda bulunan kapılardan birini açıp, Yetkin’i içeri doru itti ve kapıyı kapattı. Yetkin karanlığa gömüldü. Odada nefes alması için kapıdaki küçük menfezden başka hiçbir açıklık yoktu, bir nevi hücreydi. Yetkin bir köşeye geçip yere uzandı ve gözlerini kapatıp uyumaya çalıştı. Uyurken, gerçek hayatta olduğundan daha huzurluydu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)