Ölüler ve Diriler (Bölüm 20/II)
Yorgun, uykusuz ve açtı. Havanın dondurucu bir şekilde soğuk olması kendisini daha kötü hissetmesine neden oluyordu. Şu an güzel bir yemek yiyip karnını güzelce doyurmak, sıcak bir duş almak ve yatağına girip rahat bir uyku çekmek için her şeyi yapardı. Ama yaptığı şey hiç bilmediği bir yerde, hiç tanımadığı insanları gözetlemekti. Tuna’dan, Yetkin’i kaçıran adamların onu götürüp alı koydukları yerin adresini almış, bölgeye gelince ise tam adresi bulmak için epey dolaşmak zorunda kalmıştı. Akıl karı değildi, burası kocaman bir sanayi bölgesiydi, her yer fabrikalarla doluydu. Ona asıl adresi bulmasında yardımcı olan ilk şey, fabrikalardan birinin etrafında hiçbir insan görmemesiydi. Tüm fabrikaların etrafı işçilerle, kamyonlarla, tırlarla doluydu ama şu an gözetlediği binanın etrafında hiç kimse yoktu. Hala emin olmasa da aradığı yerin burası olduğunu düşünüyordu. Pas tutmuş, çürümeye gelmiş konteynırların arasında dolaşarak neredeyse bir saatini boşa harcamıştı. Harcadığı enerji de cabası. Kendisini boşu boşuna yoruyordu. Daha fazla zaman kaybetmenin bir anlamı yoktu. Binaya girmeye karar verdi. Üzerinde silah yoktu, yanında adam yoktu, tamamen yalnız ve savunmamızdı. Yaptığı şey ne kadar riskli olsa da planının en azından canını kurtarmasını umuyordu. Binaya doğru yaklaştı ve bir giriş aradı. Karşısına çıkan ilk kapıyı açmaya çalıştı, kilitliydi. Başka bir kapı aradı ve buldu, onu açmaya çalıştığında kapı hiç zorlanmadan açıldı. İlk önce başını uzatıp içeri bakındı, etrafta kimse görünmüyordu. Ağır adımlarla, sessiz bir şekilde içeri girip etrafa bakındı. Çok fazla pencere olduğundan içerisi yeteri kadar aydınlıktı, etrafını görmekte zorlanmıyordu. Şu an bulunduğu yer çok büyük ve bom boştu. Etrafta hiçbir şey yoktu. Kendisine bir yön seçti ve o yöne doğru yürüdü. Karşısına merdivenler çıktı, yukarı çıkmaya karar verdi. Burada da karşısına, hastane koridorlarını andırına uzun ve boş bir koridor çıktı. Koridor boyunca yangın merdiveni girişi dışında bir tane bile kapı yoktu. Ama koridorun sonunda nereden geldiği anlaşılmayan, sarı renkli ışık gördü. O yöne doru yürümeye karar verdi. Sağa döndüğünde aradığını buldu. Ofis olarak kullanılan geniş bir mekandı. İçeride, üzerleri bilgisayarlarla dolu birkaç masa ve sandalye vardı ama hepsi odanın tam ortasına bir araya toplanmıştı. Koridora sızan sarı ışık ise masa lambalarının ışığıydı. Onca çalışma masasına rağmen içeride bilgisayar başında yalnızca iki tane siyahi vardı. İkisinin üzerinde de aynı tarzda giysiler vardı. Siyah tişört ve siyah deri ceketler. Saç tıraşları bile birbirinin aynısıydı. Mürit bir süre kapıda durup onlara söyleyeceklerini kafasında evirip çevirdi. Kendisini hazırlamaya çalışırken adamlardan biri onu fark etti ve hızla oturduğu yerden fırladı. O Mürit’in üzerine doğru yürürken, Mürit de ağır ağır geriye doğru birkaç adım attı. Aynı anda korku dolu gözlerle adama bakıyordu. Korkmuştu çünkü adam yabancı dilde bağırarak bir şeyler geveliyordu. Mürit ona derdini nasıl anlatacak, kendisini nasıl açıklayacaktı bilmiyordu. Belki de işi bitmişti. Masada oturan diğer adam, arkadaşının gittiği yöne bakınca Mürit’i gördü. O da yerinden kalktı ve ağır adımlarla onun üzerine doğru yürüdü. Onun yüzünde ise umursamaz bir ifade vardı.
“Who are you and how did you get in here? Do you want to die?”
“Anlamadım, ne?” diye sordu Mürit, korkuyla.
Sinirli olan adam, onu omzundan tutup diğerine doğru savurdu.
“Take this filth to the boss!”
Diğer adam sırıtarak Mürit’in koluna yapıştı ve onu çekiştirerek oradan çıkarıp baka bir yere götürdü. Yol boyunca tel kelime etmemişti. Gerçi konuşsa bile Mürit muhtemelen anlamayacaktı, o da Mürit anlamayacaktı ama Mürit hala söyleniyordu.
“Beni bir dinleseniz, benim kötü bir niyetim yok.”
Adamla beraber iki kat daha yukarı çıktılar. Burada karşısına, istihbarat merkezini andıran bir mekân Çıktı. Mekânda bir sürü masa, bilgisayarlar ve bilgisayarların başında oturan siyahiler vardı. Mürit alt kattaki küçük ofisi görünce bile şaşırmıştı ama burayı görünce şaşkınlığı daha da arttı. Adamlar resmen bir merkez kurmuştu. Ama tam olarak ne yapıyorlardı, işleri neydi bunu anlayamamıştı. Adam hala onun kolunu tutuyordu. Birine seslenerek bir şeyler söylendi.
“Boss, this man snuck into the building.”
Sonra Mürit’i itip kolunu bırakıtı. Mürit hala şaşkınlıkla etrafına bakınırken bir adam gelip onun karısında dikildi. O da siyahiydi. Diğerlerinden tek farkı ceketinin göğsünde bulunan arma ve ellerindeki deri eldivenlerdi. Geri kalan her şey diğerleriyle aynıydı. Mürit bu adamların bir çete mi yoksa iyi işler yapan bir grup mu olduklarını çözemedi.
“Bring the interpreter.” dedi karşısındaki adam. Diğeri oradan uzaklaşırken, karşısındaki adam ona arkasında bulunan boş sandalyelerden birini işaret etti. Mürit, adama kısa bir bakış attıktan sonra ağır ağır sandalyeye oturdu. Gözlerini karşısındaki adamdan ayırmıyordu. Dikkatli davranmaya, her an tetikte kalmaya çalışıyordu ama boşuna. Burada biriyle bile tartışsa, bunca adama karşı hiç şansı yoktu. En iyisi planını uygulamak ve kendisini akışa bırakmaktı. Tek dileği bu heriflerden dayak yememekti. Hepsi iri yarı, güçlü adamlardı. Tek bile olsalar Mürit’in onlara karşı koyma şansı olmayabilirdi. Mürit sandalyeye oturunca, karşısındaki adam da bir sandalye çekti ve oturdu. Sonra onun hemen yanında başka bir adam belirdi. Adam ayakta dikiliyor, oturan adamdan talimat bekliyordu.
“Who sent you here?” dedi sandalyede oturan adam. Onun hemen yanında, ayakta dikilen adam araya girdi.
“Seni buraya kimin gönderdiğini soruyor.”
Mürit dudağını büktü. Demek bu adam tercümandı. Türkçe’si gayet iyiydi. Mürit cevap verdi.
“Kimse göndermedi, ben bağımsız çalışan bir gazeteciyim.”
Adam sandalyede oturan adam döndü, Mürit’in söylediklerini yabancı dilde aktardı. Adam onu dinledikten sonra devam etti.
“Why did you come here?”
“Buraya neden geldiğini soruyor.” dedi diğeri.
Mürit kararını verdi. Fazla uzatmanın bir anlamı yoktu, aksi halde ondan şüphelenebilirlerdi.
“Sadece iş birliği yapmaya... Bilirsiniz gazeteciler tarafsızdır. Biz sadece bir olayın haber değerine bakarız, hepsi bu?”
Adam diğerine döndü ve tercüme yaptı. Oturan adam onu dinledikten sonra karşılık verdi.
“How do you know who we are?”
“Bizim kim olduğumuzu nereden bildiğini soruyor.”
Mürit ona baktı ve yutkundu. Bu konuda yalan söylemesine gerek yoktu. Yetkin’in adını verebilirdi, nasıl olsa hapisteydi, ona zarar veremezlerdi.
“Bunu bana Yetkin söyledi. Ama kendisi artık hapiste olduğu için pek işinize yaramaz. Onun yerini ben devir aldım. Biz polislerle olduğu kadar bazı uzmanlarla da iş birliği yaparız.” Sonra sustu ve anında toparlamaya çalıştı. “Yani polislerle de çalışırız ama kendi menfaatimiz daha önde gelir. Elbette polise bu mekândan bahsetmem. Ben şu an sadece kendimi düşünüyorum, bir de haberimi.” Zor da olsa gülümsemeye çalıştı, elinden geldiğince samimi görünmeye çalışıyordu ama adamların buna ne kadar inandığına emin değildi. Oturan adam bir şeyler söyledi. Başında dikilen adam çevirdi.
“Biz burası için kira ödüyoruz, vergilerimizi ve faturalımızı da ödüyoruz. Bizi istediğin kişilere şikâyet edebilirsin.”
Adam ekledi. Tercüman devam etti.
“Yetkin için endişelenmene gerek olmadığını, bizim istediğimizi her türlü alacağımızı söylüyor.”
Mürit yutkundu, yüzünde zoraki bir gülümseme daha belirdi.
“Tamam. Zaten benim konum Yetkin değil, size iş birliği teklif ediyorum. Ne istediğinizi gayet iyi biliyorum. Eğer benimle çalışırsanız polisin bildiğinden çok daha fazlasını bilirsiniz. Ama bu iş birliği karşılıklı güvene dayanıyor.”
Oturan adam, yanında dikilen adamı dinledikten sonra kaşlarını çattı. Öfkelendiği her halinden belli oluyordu. Mürit az önce söylediklerini tekrar gözden geçirdi, acaba onları tehdit ettiğini ima eden bir şeyler mi söylemişti? Adam öfkeli bir şekilde bir şeyler söyledi. Konuşurken dişlerini sıkıyor, ağzından tükürükler saçılıyordu. Mürit bu kez daha çok gerilmeye başladı, onu istemeden de olsa kızdırmıştı. Tercüman, Mürit’e döndü.
“Karşılıklı güven derken neyden bahsettiğini soruyor. Kendisi sana güvenmiyormuş. Yetkin buraya gelirken de giderken gözleri bağlıymış, mekânın adresini bilmiyormuş. Burayı nasıl bulduğunu hala merak ediyormuş.”
“Gerçekten böyle küçük detaylara mı takılıyorsunuz?” diye sordu Mürit, alaycı bir tavırla. Hatasını fark ettiği an tavrını düzeltti ve ciddiyete büründü. “Bana herhangi birisi söylemese burayı asla bulamazdım, aklıma bile gelmezdi. Neyse konumuza dönelim, beni anladığınızı umuyorum. Siz de benim ne istediğimi öğrendiniz. Cevabınız nedir?”
Adam sandalyede oturan adama döndü, Mürit’in söylediklerini tercüme etti. Adam ona karşılık verirken Mürit markalı gözlerle onları seyrediyordu. Tercümanın, kendisinin söylediği her şeyi olduğu gibi aktardığını umuyordu. Tercüman, adamı dinledikten sonra Mürit’e döndü.
“Bizden istediğin şey nedir, bunun karşılığı ne olacak?”
“Bilgi.”
“Ne bilgisi?”
Mürit gözlerini devirdi ve derin bir iç çekti, sonra ellerini iki yana açarak söylendi.
“Merak ettiğim şey buranın kirası, vergisi ya da tüm bu cihazların aylık ne kadar elektrik yaktığı değil.” dedi alaycı bir tavırla. Onlara karşı kibar olmaya, bir o kadar da rahat davranarak onlardan korkmadığını göstermeye çalışıyordu ama içten içe korkuyordu. Korktuğunu belli ederse bu herifler onu parmaklarında oynatırlardı. Ama Mürit’in teklifi onların da işine gelmiş olmalıydı, aksi halde Mürit burada oturup pazarlığa devam ediyor olamazdı. “Bakın, ben ırkçı değilim. Bu yüzden size yardım etmek istiyorum, katili bulacağım ama bunun için sizin de bana yardım etmeniz gerekiyor. Bana burada ne yaptığınız, o katilin sizin için neden bu kadar önemli olduğunu anlatın. Bende e size yardım edeyim. Benim amacım sadece iş, hepsi bu.”
Tercüman, Mürit’in anlattıklarını aktardı sonra adam konuştu, tercüman Mürit’e döndü.
“Bunun için senden istediğimiz bir şeyi yapacaksın, biz de karşılığında sana bilgi vereceğiz.”
Mürit sırıttı, bilinçsiz bir sırıtıştı bu.
“İyi ama ben size iş birliği teklif ettim, istediğim şeyi vermek için siz de benden mi karşılık istiyorsunuz?”
Tercüman, oturan adama döndü. Mürit'in söylediklerini çevirdi. Adam onun söylediklerini duyunca yine öfkelendi.
“Whatever I want happens. If you don’t accept it, get the hell out of here.” dedi bağırarak.
Mürit korkuyla geriye yaslandı. Tercümana döndü ve öfkeyle söylendi.
“Ona ne söylüyorsun? Ben onu sinirlendirecek bir şey söylemiyorum, sen bunu bilerek yapıyorsun.”
Tercüman boş gözlerle ona bakarak adamın söylediklerini çevirdi.
“Burada onun istediğini olacağını, kabul etmiyorsan defolup gitmen gerektiğini söylüyor.”
“Ah... Öyle mi? Tamam o halde, defolup giderim.” dedi Mürit ve hızla oturduğu yerden kalktı. Sonra tercümana dönüp işaret parmağını ona doğrultarak ekledi. “Burası benim ülkem. Kendi kurallarınıza göre yaşamak istiyorsanız geldiğiniz yere geri dönün!”
Mürit arkasını dönüp birkaç adım attığı sırada adamlardan biri onu ensesinden yakalayıp, sert bir şekilde tekrar sandalyeye oturdu. Mürit arkasını döndüğünde, bunu yapanın tercüman olduğunu gördü. Muhtemelen diğer adam çeviri yaparak zaman kaybetmek istememiş, onun yerine olaya el atmıştı. Mürit’in kaçmaması için onun arkasına geçmiş, iki eliyle omuzlarından tutup sandalyeye sabitlemişti. Aynı anda karşısındaki adama biraz önce Mürit’in söylediklerini aktarıyordu. Adam gözlerini Mürit’e kilitledi ve ağır ağır oturduğu yerden kalkıp ona yaklaştı. Mürit yutkundu ve başını geriye doğru eğip ondan uzaklaşmaya çalıştı. Adam Mürit’in çenesini kavrayıp öfkeli bir şekilde söylendi.
“I will send you to a more beautiful place.”
Sonra Mürit’in suratına sert bir yumruk indi. Mürit gözlerinin karardığını hissetti, bir anlığına kendinden geçer gibi oldu. Bir yumrukla ölen insanların nasıl öldüklerini hep merak etmişti, galiba bu adam birazdan onun bu merakını giderecekti. Mürit ikinci yumruk darbesinden kendini korumak için ellerini suratına siper etti. Adam, tercümana dönüp ekledi.
“Throw that trash out.”
Mürit kendisini kaybetmemek için ne kadar dirense de daha fazla dayanamadı. Onu tutan adam ellerini üzerinden çektiğinden, sandalyeden düşüp yere devrildi ve kendinden geçti. Bir süre sonra gözlerini açıtında, dışarıda yerde yatıyordu. Doğrulup etrafına bakındı, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Sırılsıklam olmuştu, soğuk iliklerine kadar işlemişti. Aldığı yumruk darbesinden dolayı hala başın dönüyor, gözleri kararıyordu. Üstü başı sırılsıklamdı, her yeri çamura bulanmıştı. Güçlükle yerden kalktı, dengesini bulmakta zorlandı. Etrafına bakındığında konteynırlar gördü, hala fabrika bölgesinde olduğunu anladı. Ayağa kalkıp arkasına baktığında, fabrika binasını gördü. Bu siyahi adamların olduğu binaydı. Demek onu bir çöp gibi kapının önüne atmışlardı. Mürit daha fazla düşünmeye gerek duymadı. Onların içine girmek istiyorsa onların istediğini yapacaktı. Kendisini toparlamaya çalışarak tekrar binaya doğru ilerledi. İçeri girdi, merdivenleri güçlükle tırmanarak üçüncü kata çıktı. Soğuktan titriyordu. Üzerinden akan sular arkasında iz bırakıyordu. O adamların karşısında dik durmaya karar vermişti ama bu haliyle bunu yapması epey zor olacaktı. Bilgisayarların bulunduğu mekâna girip kapının önünde öylece durdu. Adamlardan biri onu fark edince, başka birine seslendi. Tercüman olan adam gelip onun karşısına dikildi.
“Bir yumruk daha mı istiyorsun?” diye sordu sert bir tavırla.
“Kabul ediyorum, sizin istediğinizi yapacağım.”

Yorumlar
Yorum Gönder