Ölüler ve Diriler (Bölüm 20/I)
Mürit yanından ayrıldıktan sonra gardiyandan telefon hakkı istedi. Gardiyan ise beş dakikayı geçmemek şartıyla izin verdi. Telefonun ahizesini kaldırmadan önce arkadaşının numarasını hatırlamaya çalıştı. Aslında onunla muhatap olmak istemiyordu. Adam daha önce Yetkin’in bulduğu ve canlı canlı fotoğrafını çektiği cesedin fotoğraflarını istemişti. Her zaman kendisini düşünen, kendisini ön plana çıkarmaya çalışan bencil ve kibirlinin tekiydi. Yetkin’in hapiste, onun ise polislerle resmi iş birliği içinde olması onun kibrini daha da büyütecekti. Yetkin ondan nasıl bir tepki göreceğini şimdiden tahmin ediyordu. Hafızasını iyice zorladıktan sonra nihayet numarayı hatırladı ve ahizeyi kaldırıp tuşlara bastı, telefon birkaç kere çaldıktan sonra açıldı.
“Alo... Buyurun.”
“Benim, Yetkin.”
“Yetkin, eski dostum... Nasılsın bakalım, hayat nasıl gidiyor?”
Adam bunları son derece alaycı tavırlarla söylemişti. Onunla dalga geçtiği ses tonundan anlaşılıyordu, hatta Yetkin’in onun şu an keyiften dört köşe olduğuna emindi.
“Sana bir şey soracağım. Bir keresinde bana bir fotoğraf göndermiştin, hani sana ABD’den bir posta ile gelmişti, hatırladın mı?”
Bir süre sessizlik oldu. Yetkin, adamın hala telefonda olup olmadığını kontrol etmek için dudaklarını araladığı sırada, adam karşılık verdi.
“Bu nereden çıktı şimdi?”
“Cinayet masasından bir başkomiser seninle görüşmeye gelecek. Aslında şu an görevde değil, uzaklaştırma cezası var. Ama senin beraber çalıştığın ekibin başkomiseri.”
“Ekibin başkomiseri ama görevde değil mi? Bu nasıl iş?”
“Beni iyi dinle! O fotoğrafla ilgili ne biliyorsan, bana anlatmadığın ne varsa her şeyi başkomisere anlat. Bir şeyler bildiğin biliyorum.”
“Ne?”
“Senden yardım aldıkları seri cinayetler, o fotoğraftaki cinayetle alakalı. Anlıyor musun? Hatta belki de o fotoğraftaki ki gibi bizim bilmediğimiz başka cinayetlerde var. O fotoğrafı gönderen kişi her kim ise bu olacakları biliyordu. O bizim ip ucumuz, anlıyor musun? Davada ilerlerken bunu da göz önünde bulundur.”
“Yetkin, ben anlamıyorum... Bu olay nereden çıktı şimdi?”
“Sana dediğimi yap, şimdi kapatmam gerek.”
Yetkin telefonu kapatıp gardiyanla beraber koğuşuna geri döndü. Kelepçeleri çıkarıldıktan sonra kapı arkasından kapandı. Yetkin yatağına doğru ilerleyip, Mürit’ten aldığı ve pantolonunun cebine soktuğu fotoğrafı çıkarıp dikkat kesildi. Kimsenin görmemesi için fotoğrafı gizlemeye çalışıyordu. O sırada bir sesle irkildi. Başını kaldırdığında, tepesinde dikilmiş zenciyi gördü. Fotoğrafı hemen buruşturup kağıdı cebine tıktı.
“Bir şey mi istedin?” diye sordu Yetkin, buz gibi bir sesle.
“O sakladığın şey nedir?”
“Hiç hiçbir şey... Bir arkadaşım verdi, ne istiyorsun?”
“Arkadaşın kim, baş komiser mi?”
Yetkin şaşkınlıkla adamı baştan aşağı süzdü.
“Sen bunu nereden biliyorsun, birileri sana bilgi mi veriyor?”
Adam ona kısa bir bakış attıktan sonra eğilip kulağına fısıldadı.
“Yakında senden kurtulacağım için şanslıyım.” Sonra arkasını dönüp onun yanından uzaklaştı. Yetkin afallamıştı, şaşkınlıkla onun arkasından baka kaldı. Bunu dalga geçmek için mi söylemişti yoksa ciddi miydi? Acaba o adama yaptığının aynısını ona da mı yapacaktı, onu da mı öldürecekti? Adam kafayı bulmuş olmalıydı. Yetkin yatağına uzanmak üzereyken adamlardan bir ona seslendi ve yemek hazırlamasını söyledi. Yetkin derin bir iç çekip öfkeyle yatağından kalktı ve mutfak tezgahına doğru ilerledi. Yemeği hazırlarken diğer yandan da düşünüyordu. Şu an dışarıda olmayı çok isterdi. Şu an dışarıda olmalı ve bu olayı kendisi araştırmalıydı. Yemeği hazırlayıp sofrayı kurdu, sonra tekrar yatağına yerleşti. Karnı çok açtı ama midesi hiçbir şey istemiyordu. Günlerdir doğru düzgün beslenmemesine rağmen açlık çekmiyordu. Burada zayıflayacak, belki de açlıktan ölecekti. Bakımsızlık da cabası. Buraya geldiğinden beri banyo yapmamış, tıraş olmamıştı. Pislik içindeydi ama kolay kolay hastalanacağını sanmıyordu. Zaten evinde kaldığı süre içinde de rutini pek farklı değildi. Pisliğe alıştığından dolayı vücudu bağışıklık kazanmıştı, bu yüzden kolay kolay hastalanmıyordu. Herkes uykuya daldığında Yetkin hala yatağında uzanmış, Mürit’in ona getirdiği ceset fotoğrafını inceliyordu. Derin sessizliği büyük bir gürültü bozdu. Yetkin korkuyla irkildi, koğuşun içi aniden aydınlandı, sonra tekrar karanlığa gömüldü. Dışarıda gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Yağmur yaklaşıyordu. En sevdiği hava gri gökyüzü, yağmur ve soğuktu. Ama burada, bu dört duvar arasında bir anlamı yoktu. Fotoğrafı katlayıp yastığının altına koydu, uyku moduna geçeceği sırada siyahi adama göz attı. Adam yatağında hareketsiz yatıyordu ama uyumadığı belliydi. O da Yetkin gibi yatağında yan pozisyonda yatmış, elinde tuttuğu bir kağıdı inceliyordu. Acaba bir mektup mu almıştı? İyi ama bu karanlıkta onu nasıl okuyordu? Belki de Yetkin’inki gibi bir fotoğraftı. Yetkin bunu nedensiz bir şekilde merak etti. Arkasını dönüp gözlerini kapattı ve uyumaya çalıştı. Gözlerini açtığında, herkes üzerini değiştiriyordu. Adamlardan biri de onun baş ucunda durmuş, onu omzundan dürtüyordu.
“Kalk kahvaltıyı hazırla, senin keyfini mi bekleyeceğiz?” diye söylendi adam. Yetkin bir an neler olduğunu algılayamadı. Kafası karışık, zihni bulanıktı. Yine alkol ve uyuşturucu yoksunluğu çekiyordu. Şu an en ufak bir soruna bile patlayabilirdi, kendisini aşırı derecede gergin hissediyordu. Öyle ki adamın ona dokunması bile sinirlerini bozulmasına yetmişti. İçi daralıyor, elleri ve bacakları titriyor, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Dün gece de bu belirtiler vardı ama şimdi daha da kuvvetlenmişti. Yetkin yerinden kımıldamadan adama karşılık verdi.
“Defol kendin hazırla! hizmetçiniz mi var?” dedi uyuşuk bir sesle. Şu an yaptığı hatanın da farkında değildi ama umurunda da değildi, hiçbir şeyi umursamıyordu.
“Ne? Sen ne dedin?” diye sordu adam, ona doğru eğilerek. Yetkin başını çevirip adama döndü ve yineledi.
“Dedim ki, defol kendin hazırla! Git başımdan.” Sonra adama arkasını döndü ve yorganını başına kadar çekti. Bir el yorganı kavradı ve sert bir şekilde üzerinden çekti. Yetkin ağır ağır başını çevirip adama baktı. Adam onun konuşmasına fırsat bile vermeden onu omzundan tutup çekiştirdi ve yere düşürdü.
“Sana kalk dedim, adi herif! Kalk kahvaltıyı hazırla...”
Yetkin düştüğü yerden kalkmaya çalışırken aynı anda karşılık verdi.
“Adi sensin! Hazırlamayacağım, defol git başımdan.”
Adam bu kez Yetkin’i ensesinden tutup tekrar yere devirdi ve sırtına art arda tekmeler savurdu. Aynı anda söyleniyordu.
“Seni pislik şerefsiz... Sen bana karşı mı geliyorsun? Seni burada öldürüp parçalarını tuvalete dökerim, beni anladın mı? Adi pislik...”
Yetkin kendisini darbelerden korumaya çalışırken aynı anda bağırıyor, yardım istiyordu. Ama kimse onu umursamıyordu bile. Sonunda adam yorulmuş olacak ki kendi isteğiyle durdu. Yetkin yerde kıvranıyor, kendi kendine mırıldanıyordu. Onu döven adam da nefes nefese kalmış bir halde bir süre ona baktıktan sonra, küfürler sayarak onun yanından uzaklaştı. Yetkin yerde kıvranırken yanına gelip ona yardım eden tek kişi yine siyahi adam oldu. Onu kolundan tutup güçlükle ayağa kaldırdı. Yetkin ona kısa bir bakış attığında, surat ifadesinin donuk ve umursamaz olduğunu fark etti. Adam onu tuvalete götürdü. Lavaboya doğru itti ve yüzünü yıkamasını emretti. Yetkin musluğu açıp yüzüne soğuk su çarparken, önündeki aynadan arkasında duran adama baktı. Musluğu kapatıp kuluyla yüzünü sildi, aynı anda sordu.
“Bana neden yardım ediyorsun? Orada kimse dönüp bana bakmazken...”
“O fotoğrafı nereden buldun?” diyerek, onun sözünü kesti adam.
“Ne? Hangi fotoğrafı?”
“Yastığının altına sakladığın ceset fotoğrafını.”
Yetkin’in uykusunu aniden dağıldı, kendini silkti ve kaşlarını çatarak sordu.
“Sen benim eşyalarımı mı karıştırdın?”
“Soruma cevap ver.” dedi adam, dişlerini sıkarak.
Yetkin bir süre daha ona baktıktan sonra yutkundu. Sonra cevapladı.
“Başkomiser arkadaşım getirdi. O zaten bendeydi, bunu neden bu kadar...”
“O nereden bulmuş?”
“Benim evimden bulmuş. Dediğim gibi, o zaten bendeydi. Hem bundan sana ne? Neden beni sorguluyorsun?”
Yetkin kapıya gitmek için oradan uzaklaştı, adamın yanından geçerken adam Yetkin’in karnına sert bir yumruk attı. Yetkin boğuk bir ses çıkardı, aynı anda öne doğru eğildi. Göz ucuyla, şaşkınlıkla adama baktı.
“Bunu neden yaptın?” diye sordu, aynı boğuk sesle.
Adam Yetkin’in yakasına yapıştı ve onu geri geri itip duvara dayadı. Ona olabildiğince yaklaşmış, ateş püsküren gözlerle bakıyordu.
“Sence onun dışarıdaki olaylarla bir alakası var mı?” diye sordu, aynı öfkeyle.
“Ne? Dışarıdaki mi? Hangi olaylarla...”
“Dışarıdaki seri siyahi cinayetleriyle diyorum, onlarla bir alakası var mı?”
Yetkin gözlerini ondan kaçırdı. Gözlerini bir noktaya sabitledi, adam hala onu sert bir şekilde yakasından tutuyordu. Cevap vermeyince onu sarstı ve bağırarak sorusunu yineledi. Adam dışarıdaki cinayetlerden haberdardı ama muhtemelen ayrıntıları bilmiyordu. Yetkin her ayrıntıyı biliyordu. Burada televizyon olmadığı için sonraki gelişmelerden haberi yoktu, ama bildiği kadarı ona yetiyordu.
“Şey... Bilmiyorum.” diyerek yalan söyledi Yetkin, ama o fotoğraftaki ceset ile dışarıdaki cinayetlerin bire bir bağlantılı olduğuna emindi.
“Senin kim olduğunu biliyorum, ne yaptığını da biliyorum. Beni kandırmaya çalışma, bana açık konuş.” dedi adam, Yetkin’i tekrar sarsarak. Yetkin yutkundu. Gözlerini hala adamdan kaçırıyor, anlamamış gözlerle etrafa bakınıyordu. Adam bu kez daha da öfkelendi, yakasını bıraktı ve suratına sert bir yumruk attı. Yetkin başını duvara çarptı, burnuna aldığı darbenin acısını bile hissedemeden ağzında tuzlu bir tat hissetti. Korku dolu gözlerle adam bakarak, yalvarır bir tavırla söylendi.
“Seni arkadaşım sanıyordum, bir de senden dayak yemek istemiyorum.”
Adam buna yine yumrukla karşılık verdi. Yetkin bu kez yere devrildi. Adam yere, dizlerinin üzerine çöktü ve parmaklarını Yetkin’in saçlarının arasına daldırdı. Kafasını tutup kendine doğru çekti ve dişlerini sıkarak söylendi.
“O fotoğrafın dışarıdaki cinayetlerle alakası var mı?”
Yekin onu daha fazla öfkelendirmenin anlamsız olduğunu anladı, akis halde daha fazla dayak yiyecekti.
“Galiba... galiba var, evet.” dedi kısık sesle. Acıdan midesi bulanmaya, başı dönmeye başlamıştı. Hayatında bu kadar dayak yediğini hatırlamıyordu.
“O fotoğrafı nereden buldun?” diye sordu adam.
“Birisi... Birisi göndermişti ama kim olduğunu hatırlamıyorum.”
Adam yine yumruğunu kaldırdığı sırada, Yetkin ellerini suratına siper ederek ekledi.
“Uzun zaman oldu, yemin ederim... Uzun zaman oldu, hatırlamıyorum.”
Adam bir süre daha öfkeli gözlerle ona baktıktan sonra, Yetkin’in başını hızla itip ayağa kalktı. Sonra tek kelime etmeden arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Yetkin onun neden bu kadar öfkelendiğini anlayamamıştı. O adamın gerçekten kendisini korktuğunu sanmıştı ama o da ilk fırsatta, hiç anlamadığı bir sebepten dolayı onu pataklamıştı. Ona da leş gibi tuvaletin zemininde, acıdan kıvranmak kalmıştı.

Yorumlar
Yorum Gönder