Ölüler ve Diriler (Bölüm 19/II)
Mürit bütün gece Tuna’nın gelmesini beklemiş, bu süreyi hem detaylı araştırma yaparak hem de Yetkin’in dosyasındaki başka davaları inceleyerek geçirmişti. Ama incelediklerinin arasında son okuduğu olay kadar ilginç başka bir olay daha bulanmamıştı. Düşünmekten kafasının içi tıklım tıklım olmuş, zihni bulanıklaşmıştı. Daha fazla dayanamayarak oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Çalan kapının sesiyle gözlerini açtı. Boynu taş kesilmişti, hatta tüm vücudu... Her yeri ağrıyordu. Boynunu çevirerek rahatlatmaya çalışırken tekrar kapının çaldığını duydu. Ağır ağır oturduğu yerden kalkıp kapıyı açtı. Karşısında Tuna’yı görünce, dün gece onu çağırdığını hatırladı.
“Biraz erken gelmedin mi?” diye sordu Mürit, alaycı bir tavırla. Uykusuzluktan gözlerini açamıyor, konuşurken boğazına dikenler batıyordu. Ama Tuna gayet dinç görünüyordu.
“Kusura bakma, çok yorgundum. Dün geceyi yatağımda geçirmek istedim. Beni neden çağırdın, o kadar önemli olan şey ne?” diye sordu Tuna, salona geçerken. Mürit onu duymazdan gelerek birer kahve hazırlamak için mutfağa gitti ve ocağa su koydu. Suyun kaynamasını bekleyene kadar Tuna’yı soru yağmuruna tutmaya karar verdi.
“Özgür’den bir haber var mı?”
“Maalesef. Hala arıyoruz, depodan birkaç kişiyi tekrar göz altına aldık. O herifler itiraf etmeden onu biraz zor buluruz.” Tuna konuşurken, diğer yandan da Mürit’in etrafa dağıttığı dosyaları kurcalıyordu. “Bunlar Yetkin’in dosyaları değil mi?”
“Evet. Hiçbir şeyi elleme, hemen geliyorum.” Mürit tekrar mutfağa gitti, ocağın üzerinde kaynamaya başlayan suyu alıp iki tane sert kahve hazırladı ve kahve kupalarıyla beraber salona döndü.
“Bunları nasıl aldın Mürit?” diye sordu Tuna, göz ucuyla ona bakarak.
“Bunu nasıl yaptığımı biliyorsun, konumuz bu değil.” dedi Mürit. Dosyalardan birini açıp ona bir fotoğraf gösterdi. “Şuna bak, çok önemli bir şey buldum.” Tuna dosyayı eline alıp fotoğrafı inceledi. Mürit devam etti. “Kurban beyaz tenli bir erkek. Kolları ve bacakları siyah boya ile boyanmış. Boğazına domuz bağırsağı dolanmış ve dudakları yapıştırılarak kapatılmış.”
“Çok tuhaf. Bizim soruşturduğumuz cinayetlerle benzerlikleri var.”
“Evet.”
“Ama çok büyük farklar da var.” dedi Tuna, umursamaz bir tavırla. “Bizim kurbanlarımızın kolları, bacakları ve kafaları değiştiriliyor. Bunda ise bu tür şeyler yok.”
“Evet ama şu an önemli olan benzerlikler. Ne yani, bunlar tesadüf mü?”
“Bilmiyorum Mürit. Bundan bir şey çıkacağını sanmıyorum. Bu olayı hiç duymadım, belki Türkiye’de bile olmamıştır.”
“İsterse dünyanın öbür ucunda olsun, sonuçta arada bağlantı olabilir.”
“Ne yapmamı istiyorsun Mürit? şuna bak, olayla ilgili hiçbir bilgi yok. Sadece bir fotoğraf ve cesetle ilgili detaylar var, hepsi bu. Bundan ne çıkabilir ki?”
“Bunu birilerine gösterebilirsin, hatta Yetkin ile görüşüp detaylı bilgi alabiliriz.”
“Notunda başka bir detay olmadığını yazmış.”
“Fotoğrafı görünce bir şeyler hatırlayabilir.”
“Tamam Mürit.” dedi Tuna ve kahvesinden bir yudum aldı. “Bu bilgileri götürüp amirime veriyim. Bana bunları nereden bulduğumu sorsun, ben de senden aldığımı söyleyeyim. Senin nereden ve nasıl bulduğunu söyleyeyim. Bu sayede cezan daha da uzasın, üstüne bir de haneye tecavüzden hakkında dava açılsın. Nasıl fikir?”
Mürit başını öne eğdi, Tuna haklıydı, bunu amirlerine ya da başka birilerine göstermezlerdi. Ama başka bir yolu olabilirdi.
“O zaman geriye tek bir yol kalıyor. Yetkin ile görüşüp bu konu hakkında hem bilgi hem de ifade vermesini sağlayacağım. Dosyaları tekrar evine götürürüm, bu sayede bunu benim bulduğum anlaşılmaz.”
“Olabilir. Ama sana söylüyorum, boşuna uğraşmış olursun.”
“Davada bir gelişme var mı?” diye sordu Mürit umutsuzca. Sonunda kahvesini hatırladı ve bir yudum aldı. Sonra televizyonda bir haber kanalı açtı.
“Yetkin’in eski arkadaşı olan bir profil uzmanıyla görüştük. Resmi olarak. O da seninle aynı fikirde. O da bir beyaz üstünlükçü lider aradığımızı söylüyor. Yetkin’in bize anlattıklarının bir kısmına o da katılıyor. Hatta ikinci kurbanın olay yerinde çekilen fotoğrafını görünce Yetkin’den bile şüphelenmiş. Öyle söylüyor.”
“Bunu neye dayanarak söylüyor? Yetkin neden beyaz üstünlükçü olsun ki? Onun ne halt ettiği belli.”
“Bu bana da pek inandırıcı gelmedi. Adam çok fazla rekabetçi gibi geldi bana, işine fazla sadık ve çok bilmiş. Üslubu hiç hoşuma gitmedi, egolu biri. Bana kalırsa Yetkin ile bazı sorunlar yaşamış olabilir. Bilirsin, bu tür insanlar kendilerine rakip gördükleri kişileri ezmek için her yolu denerler.”
“Doğru.”
“Ha bu arada... Son kurbanın kimliğini tespit ettik, bu çok zor oldu. Bir katil ve uyuşturucu satıcısı. Yetkin’in devamlı mal aldığı bir evde saklanıyormuş. Beyzalarla aynı evde yaşıyormuş.”
“Öyle mi? İşlediği cinayet ile ilgili bilginiz var mı?”
“Bir marketi soymaya kalkmış, kasiyer ile bir müşteriyi vurup öldürmüş. İki yıldır aranıyormuş.”
“Nerede olmuş bu?”
“İstanbul'da.”
Mürit düşünceli gözlerle televizyon ekranına baktı. Onlara daha önce böyle bir olay hakkında bilgi verilmemişti, demek ki olayla başka bir ekip ilgileniyordu. Haberlerde yalnızca siyaset vardı. Mürit alt yazıları okuyordu ama siyahilerin olayları hakkında tek bir bilgi verilmiyordu. Belki de olaylar durulmuştu ve yeni bir gelişme yoktu. Ama olayların durulduğunu sanmıyordu. Bir yerde hala bir şeyler olduğuna emindi. Tuna kahvesini içtikten sonra işe gitmek için kalktı ve dış kapıya doğru ilerledi. O sırada Mürit’e elindeki fotoğrafı çoğaltmasını ve bir kopyasını kendisine vermesini söyledi. Mürt bunu zaten yapacaktı çünkü Yetkin’e orijinal fotoğrafı veremezdi. Üzerini değiştirdi. Fotoğrafı yanına aldı ve evden çıktı. Bir kırtasiyeye girip fotokopi makinasını kullanmak istediğini söyledi. Fotoğrafın birkaç fotokopisini çektikten sonra ücretini ödeyip oradan ayrıldı. Sonra Tuna’yı arayıp Yetkin’in mal aldığı yerin adresini istedi. Tuna mırın kırın ettikten sonra istemese de adresi ona mesaj olarak gönderdi. Şu an görevde olmasa da çok fazla işlerine yarayabileceğini biliyordu. Ondan bazı şeyleri gizlemek istemesinin nedeni, Mürit’in başını derde sokmasından ve cezasının katlamasından korkmasıydı. Mürit adresi alır almaz bir taksiye bindi ve adresi taksi şoförüne söyledi. Taksici o bölgede ne işler döndüğünü biliyor olmalıydı ki, mürte ters bir bakış attıktan sonra istenileni yapmıştı. Mürit cebindeki az miktar paranın bir kısmını taksiye ödedikten sonra araçtan indi. Kendisini bir gece kondu mahallesinde buldu. Telefonundaki mesajdan bina numarasına baktı. Tek katlı, müstakil bir eve doğru ilerledi. Kapıyı çaldı ama açan olmadı, bir kere daha çaldığında kapıyı bir genç açtı. Çocuk etrafa hızlı bir bakış attıktan sonra, Mürit kolundan tutup içeri çekti ve kapıyı hızla kapattı.
“Seni tanımıyorum, abim sana ne veriyordu?” diye sordu genç. En fazla on beş yaşında olmalıydı. Bu bataklığa sonradan mı düşmüştü yoksa direk içine mi doğmuştu? abi diyerek bahsettiği kişi gerçek abisi miydi yoksa onun abi olarak kabul ettiği birisi miydi?
“Abin nerede?” diye sordu Mürit.
“Haberin yok mu? onu polisler aldı. Evde ne var ne yok toplamışlar ama ben o sırada evde değildim. O yüzden şimdilik sıyrıldım. Fazla çeşidim yok ama yine de biraz malım var, sana ne lazım?”
Genç çocuk konuşurken, Mürit gözleriyle etrafı inceliyordu. Evin içinde boyadan eser yoktu. Duvarların sıvaları dökülmüş, altındaki tuğlalar görünüyordu. Tavanda kocaman örümcek ağları sarkıyordu. Zeminde ise kirden ve tozdan rengi anlaşılmayan yırtık pırtık bir halı vardı. Burası evin holü olmalıydı, diğer odaların halini tahmin bile edemiyordu.
“O senin öz abin mi? Burası senin kendi evin mi yoksa sonradan mı yerleştin?” diye sordu Mürit.
Genç çocuk aniden durdu ve sorgulayan gözlerle Mürit baştan aşağı süzdü.
“Sen polis misin yoksa?” diye sordu, aniden değişen ses tonuyla.
Mürit genç çocuğa döndü.
“Şu an görev başında değilim, rahat olabilirsin.”
Genç çocuk bir süre daha mürte baktıktan sonra aniden kapıya doğru koştu. Kapıyı açtığı an Mürit çocuğu ensesinden yakaladı ve içeriye sokup kapıyı kapattı.
“Dur! Görev başında değilim dedim, sana hiçbir şey yapamam.” diyerek, onu sakinleştirmeye çalıştı Mürit. Çocuk Mürit’in elinden kurtulmaya çalışırken bağırarak sordu.
“Benden... Benden ne istiyorsun? Ben bir şey yapmadım, sadece ne isterlerse onu yapıyorum.”
“Dur... Sakin ol diyorum sana.” Mürit çocuğu iterek yere oturttu ve onun tam karşısına, dizlerinin üstüne çöktü. Onun güvenini kazanmak için göz teması kurmaya özen gösteriyordu. “Dışarıdaki olaylardan haberin var mı? Zenci arkadaşınıza ne olduğunu biliyor musun?”
Çocuk hızlı hızlı başını salladı.
“Biliyorum, her şeyden haberim var.”
“Bana arkadaşınızla ilgili ne söyleyebilirsin?”
“Abim zaten elinizde değil mi? Git onunla konuş, beni rahat bırak.”
“Ben şu an seninle konuşuyorum.”
“Eğer konuşursam abim beni yaşatmaz! benim konuşma hakkım yok, ne olur git buradan.” dedi çocuk, yalvarır bir tavırla.
“Konuşmazsan eğer daha büyük tehlikeye düşebilirsin. Bilgiye ihtiyacımız var, bize bilgi ver ki katili yakalayabilelim.”
Çocuk başını öne eğdi. Bir süre düşündü sonra göz ucuyla mürte baktı.
“Burada konuştuklarımız ikimizin arasında kalacak, hiç kimse bilmeyecek! Özellikle abim, anlaştık mı?”
“Anlaştık.” dedi Mürit ve ona biraz daha yaklaştı. Evdeki ağır koku ve havasızlık başını döndürmeye başlamıştı. Midesi de bulanıyordu ama biraz daha dişini sıkmalıydı.
“Ne bilmek istiyorsun?”
“Zenci arkadaşınızın üye olduğu ya da himayesi altında olduğu bir grup, tarikat ya da herhangi bir eşya var mıydı?”
“Birileri vardı ama tam olarak ne olduklarını bilmiyorum, sadece birkaç adam.”
“Nasıl adamlardı, onları hiç gördün mü?”
“Hepsi siyahtı, aynı kıyafetleri giyiyorlardı. Grup gibiydiler, sadece dört tane adam gördüm.”
“Nerede gördün, buraya geldiler mi?”
“Evet, geldiler ama onlar geldiğinde beni evden gönderdiler. Ne yaptıklarını ne konuştuklarını bilmiyorum. Hiçbir şeyden haberim yok.”
“Başka ne biliyorsun?” diyerek, ısrarla sorularına devam etti Mürit.
“Yemin ederim başka bir şey bilmiyorum.”
Mürit çocuğun gözlerine bakınca bile doğruyu söylediğini anlamıştı. Onu ihbar etmeyecekti. Zaten yaşı da küçüktü, bu yüzden iki gün nezarethanede kaldıktan sonra serbest kalacaktı. Boşuna uğraşmaya gerek yoktu. Mürit ayağa kalktı ve kapıya yaklaştı, o sırada durdu ve arkasını dönüp tekrar sordu.
“Peki Yetkin’i tanıyor musun?”
Çocuk yerden kalkarken cevapladı.
“O domuz suratlıyı mı? tanımaz mıyım, aptalın tekidir.”
“Onun hakkında ne biliyorsun?”
“Bizim devamlı müşterimiz, ne bulursa onu alır. Ama duyduğuma göre o da cinayetten tutuklanmış.”
Mürit başka bir şey sormadan evden çıktı. Taksiye binmek istiyordu ama cebinde fazla parası yoktu. Üstelik daha borçları vardı ve çalışmadığından dolayı bu ay maaş alamayacaktı. En iyisi son parasını idareli kullanmaktı. Yetkin’i görmek için ceza evine gitmesi gerekiyordu. Toplu taşımaya binmekten başka çaresi yoktu, ama bunun için bu gece kondu mahallesinden çıkması gerekiyordu. En azından buradan sapa sağlam çıkmayı diliyordu. Bir dolmuşa binip ceza evine gitti. Bugün görüşme günü değildi, polis kimliği de olmadığından dolayı özel görüşme ayarlayamazdı. Müdür ile görüşerek, sadece beş dakikalık bir görüşme için ikna edebileceğini düşünüyordu. Bunun için de amirinin adını kullanacaktı çünkü duyduğuna göre ceza evi müdürü, cinayet masası amirini tanıyordu. Mürit uzun uğraşlar sonucu on dakikalık bir görüşme için müdürü ikna etmeyi başardı. İçeri girerken üzerindeki tüm eşyaları emanete bırakması gerekiyordu. Bu kez de ceset fotoğrafını yanına almak için güvenlik görevlisini ikna etmek zorunda kaldı. Görüşme salonunda sabırsızlıkla beklerken Yetkin kapıda göründü, elleri önden kelepçeli bir halde gelip Mürit’in karşısına oturdu. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
“Başkomiserim... Arayı hiç açmıyorsun.”
Mürit onu duymazdan gelerek, cebindeki fotoğrafı çıkarıp direk konuya girdi.
“Fazla vaktimiz yok. Bunu senin dosyalarının arasında buldum, nedir bu?”
Yektin gözlerini kocaman açıtı ve fotokopiyi Mürit’in elinden çekip aldı. Evirip çevirdi, sonra mürte kaçamak bir bakış attı ve öfkeli bir şekilde sordu.
“Bunu nasıl bulabilirsin ki? Benim evime mi girdin? Hem de gizlice, öyle mi?”
“Şimdi bunun sırası değil Yetkin! bu fotoğrafa dikkatli bak ve bana açıkla.”
Yetkin yutkundu, hala şaşkındı ama bir yandan da unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi rahatlamış görünüyordu.
“Bunu nasıl unuturum? Bunu nasıl gözden kaçırdım?”
“Bunun seri cinayetlerle bir alakası var mı yok mu?” diye sordu Mürit, elini masaya vurarak.
Yetkin cevap olarak başını evet anlamında salladı.
“Doğru tahmin, size bahsetmek istediğim şey buydu. Size tam olarak bunu anlatmaya çalışıyordum ama bir türlü hatırlayamamıştım. Bu o... Bu o olay... Size anlatmaya çalıştığım olay.”
Mürit’in tahmini doğru çıkmıştı, ortada iki katil vardı. Biri ilk cinayetleri işlemiş, diğeri de onun cinayetlerine karşılık olarak intikam alıyordu. Ama ikisine de bir adım bile yaklaşamamışlardı.
“Dosyanı kurcaladım ama fazla bir not almamışsın, olay hakkında hiçbir yerde bir şey bulamadım. Sen bu fotoğrafı nereden buldun?” diye sordu Mürit.
“Bu fotoğrafı bana arkadaşım gönderdi. Ama bendeki kopya, orijinali değil. Gerçi arkadaşımın elindeki fotoğraf da kopya. Ona kimin gönderdiğini bilmiyorum.”
“İyi de neden bu fotoğrafı arkadaşına göndermiş? Neden o sana gönderdi?”
“Arkadaşım da bir profil uzmanı, benim kadar olmasa da o da katillere takıntılı. Fotoğraf ona posta ile gönderilmiş. Ayrıca bir de not yazılıymış. Fotoğrafı gönderen kişi, bunun bir gün lazım olabileceğinden bahsetmiş. Bir ip ucu.”
“İyi ama neden?”
Yetkin başını kaldırıp mürte baktı.
“Biliyordu.”
“Kim, neyi biliyordu?”
“Bu fotoğrafı gönderen kişi bir gün mutlaka işlediği cinayetlerin intikamının alınacağını biliyordu. Üstelik burada, İstanbul’da olacağını biliyordu. Polislerin bu cinayetlerin kaynağını öğrenemeyeceğini bildiğinden dolayı, bir ip ucu gönderdi. Bunu direk polislere gönderemezdi, aksi halde yakalanması çok kolay olurdu. İzini kaybettirmek için bunu bir profil uzmanıyla paylaştı. Aracılar olursa yakalanması daha zor olacaktı.”
“Bu fotoğraf nereden gönderildi, bununla ilgili bilgi var mı?”
“Sadece ABD’den gönderildiğini biliyorum, hangi eyaletten geldiğini bilmiyorum.”
“Ne? bu ne saçmalık! Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Burada işlenen cinayetlerle dünyanın öbür ucundaki olayın ne alakası var?”
Yetkin kaşlarını çattı.
“Madem dalga geçtiğimi düşünüyorsun o zaman neden hala burada oturmuş beni dinliyorsun?” diye sordu, öfkeli bir tavırla. Haklıydı. Mürit onu ciddiye almak için kendisini zorlamaya, mantıklı bir sebep bulmaya çalıştı.
“Bunun gönderildiği arkadaşın kim?”
“Sanırım sizinkilerle resmi olarak çalışıyor, git onunla konuş. Bu resmi alıyorum. Lanet olsun! ben günlerce bunu aradım.”
Mürit görüşmeyi bitirip masadan kalkmaya yeltendiği sırada, Yetkin onu durdurdu.
“Bekle. Burada bir şey oldu.”
“Ne?”
“Dün gece koğuşta biri öldü.”
“Ee... Ne olmuş?”
“Son yemeğini ben hazırlamıştım.” Yetkin fısıldayarak devam etti. “Ona sucuklu yumurta yapmıştım. Bunun için bana birisi zehirli sucuk vermiş, onun yüzünden öldü ama herkes bunu benden bilecek.”
Mürit anlamamış gözlerle ona baktı. Sandalyeye tekrar oturdu.
“Açık konuş.”
“Koğuşta bir zenci var, beni iki defa o heriften kurtardı. Dün gece de onun yüzünden adam öldü.”
“Zenci mi?”
“Adam çok fazla cinayet işlediğini, artık iyilik yapmak istediğini falan söyledi. Bence onu araştırsan iyi olur.”
“Adı ne?”
“Şey... Bilmiyorum ama öğrenip sana söylerim.”

Yorumlar
Yorum Gönder