Ölüler ve Diriler (Bölüm 19/I)


Mürit ile olan görüşmesinden döndüğünden beri, koğuştaki bazı adamlar ona ters ters bakıyorlardı. Muhtemelen onların bir ziyaretçisi yoktu, kimse onları merak edip görmeye gelmiyordu. Ama Yetkin’i birilerinin görmeye gelmesi onların canını sıkmıştı. Yetkin o adamların meraktan ya da kıskançlıktan çatladıklarına emindi. Bir süre bunun tadını çıkaracaktı. Öğle yemeği bulaşıklarını yıkarken arkasından birinin yaklaştığını hissetti. Birden irkildi, başını yere eğip arkasında birinin olup olmadığını görmeye çalıştı. Bir şey göremedi ama önündeki bulaşıklara gölge düştü. Yetkin elindeki tabağı köpükleyip diğer tabakların üzerine bıraktı ve arkasına döndü. Yetkin’in malını çaldığı adamadı bu.
“Bir şey mi istiyorsun?” diye sordu çekinerek.
Adam ona iyice yaklaştı, burunları neredeyse birbirlerine değecekti.
“Evet. Bana yemek hazırla.”
“İyi ama daha yeni yedin, hem de tıka basa.”
“Sen benim lokmalarımı mı sayıyorsun? Sana ne benim ne yediğimden! istersem bütün koğuşu yerim, sana mı soracağım?”
Yetkin alt dudağını ısırdı.
“Tamam... Ne istersin? Ne yapayım sana?”
“Sucuklu yumurta.” dedi adam dişlerini sıkarak.
Yetkin yutkundu. Arkasını dönüp tezgâha baktı, sonra tekrar adama döndü.
“Şey hiç sucuk kalmadı. Hepsi bitti.”
Adam ona biraz daha yaklaştı, Yetkin geriye gidip ondan uzaklaşmaya çalıştı.
“Ne demek hiç kalmadı? bir sürü vardı, yoksa sen mi yedin?”
“Hayır... Hayır, ben sofraya bile oturmuyorum, sadece artanları yiyorum. Bunu hepiniz biliyorsunuz.”
Adam tek kelime etmeden Yetkin’in boğazına yağıştı. Onu arkaya doğru itip bulaşıkların üzerine yatırdı. Yetkin belinde bir acı hissetti. Bazı tabaklar yere düşüp parçalara ayrıldı. Yetkin, adamın derdini anlayamamıştı bile. Adamın elinde çırpınıp debelenirken konuşmaya çalıştı.
“Dur! Ne yapıyorsun, benden ne istiyorsun?”
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ne demek sucuk yok! Ne demek sucuk yok... Bana sucuk bul ve hemen sucuklu yumurta yap.” diye bağırdı adam. Sonra Yetkin’i boğazından itip bıraktı ve ona bir süre daha öfkeli gözlerle ona baktıktan sonra, arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Yetkin boğazını tutarak adamın arkasından baka kaldı. Etrafa göz gezdirdiğinde kimsenin onunla ilgilenmediğini fark etti. Burada biri ona bir şey yapsa onu koruyacak kimsesi yoktu. Kendisini kendisi bile koruyamıyordu. Biraz önce kendi kendine böbürlenmiş, onların kendisini kıskanması hoşuna gitmişti. Bu yüzden de karşılığını bu şekilde almıştı. Birkaç kere öksürüp arkasını döndü ve etrafına bakındı. Düzenlediği bulaşıklar dağılmış, bazıları kırılmıştı ama onun için önemli olan şey sucuktu. Sucuğu nereden bulacaktı? Eğer o herifin istediğini yapmazsa adam onu gebertecekti. Ne yapacağını düşünürken arkasından biri daha yaklaştı. Yetkin’i daha önce o adamdan kurtaran siyahi adamdı. Kaşları çatık bir şekilde ona bakıyordu. Yetkin tek kelime etmeden, çaresizce başını öne eğdi. Adam cebinden gazete kağıdına sarılmış bir şey çıkarıp ona uzattı.
“Al bunu, o piçe pişir. Ama bir parça bile yeme!” dedi adam, umursamaz bir tavırla ve arkasını dönüp yanından uzaklaştı. Yetkin şaşkınlıkla gazete kağıdını açıp içine baktı. İçinde, serçe parmağı uzunluğunda sucuk vardı. Yetkin kaşlarını çattı. Bu adam ondan hem nefret ediyor hem de onun yemesi için kendi sucuğunu veriyordu. Belki de bunu mutfaktan çalmış ve kendine zulalanmıştı. Kim bilir daha neler saklamıştı... Yetkin bunu umursamadan sucuklu yumurtayı pişirmeye başladı. Kokusunu ciğerlerine çekiyordu, bu koku dayanılmazdı. Bir parça alıp yemeyi çok istemişti ama bunu veren adam, bile parça bile yememesini söylemişti. Yetkin şimdi anladı. Siyahi adam ayyaştan nefret ettiği için yine Yetkin’i ona karşı korumaya çalışıyor, Yetkin’e zarar vermemesi için onun istediği şeyi veriyordu. Resmen Yetkin’in hayatını kurtarıyordu. Yetkin yumurtayı hazırlayıp bir parça ekmekle beraber masada oturan adamın önüne koydu. Adamın yüzüne bile bakmadan koşar adımlarla oradan uzaklaşıp, işine devam etti. Mutfaktaki tüm işlerini hallettikten sonra çay demledi ve servise hazırlandı. O sırada birilerinin yüksek sele konuşmalarını duydu. Bir adam kapıya vurarak gardiyanı çağırıyor, diğerleri de bir arya toplanmış, kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Herkes gayet sakindi ama ortama sessiz bir kaos hakimdi. Yetkin neler olduğunu merak etti. Herkesin toplandı yere doğur yöneldi, parmak uçlarında yükselerek kalabalığın arasında neler olduğunu görmeye çalıştı. Biraz önce sucuklu yumurta için neredeyse Yetkin’i öldürecek olan adam sırt üstü yere uzanmış, ağzından köpükler çıkararak çırpınıyordu. Yetkin korkuyla geri çekildi, herkesin bu kadar sakin olmasına şaşırmıştı. Adam ölüyordu ama kimse telaşlanmıyordu. Aklına gelen bir ihtimal onun da sakinleşmesine neden oldu. Belki de adam hastaydı ve şu an bir çeşit nöbet geçiriyordu. Biraz sonra kapı açıldı ve içeri iki gardiyan, hemen arkalarından da bir doktor girdi. Doktor, adamın etrafındaki kalabalığı dağıttıktan sonra önce nabzını, sonra gözlerini kontrol etti. Yetkin, adamın gözlerinin akını buran bile rahatlıkla görebiliyordu. Doktor muayeneyi tamamladıktan sonra, onu revire götürmek için sedye istedi. Adam sedyeye yatırıldığında artık hareketleri ağırlaşmış, ağzından çıkardığı köpükler azalmıştı. Yetkin derin bir nefes alıp tekrar çay servisine döndü. Aradan birkaç saat geçmişti ama adam hala gelmemişti. Muhtemelen bu gece gözetim altında kalacaktı. Burada mahkumlarla epey iyi ilgileniyor olmalıydılar. Herkes yataklarına girdiğinde, sonunda Yetkin’de yatağına gitti ve uyumaya çalıştı. Sabah uyandığında içeride bir gardiyan gördü. Koğuştaki mahkûmlardan birinin başında dikiliyor, başında dikildiği adam da bir çöp poşetine eşyalar dolduruyordu. Adamın tahliye olduğunu düşündü. Yattığı yerden doğrulup adamı dikkatli incelediğinde, dün akşam revire götürülen adamın dolabını boşalttığını fark etti. Merakla yerinden kalkıp oraya doğru yaklaştı. Demek adam hastaneye sevk ediliyordu, durumu o kadar ciddi olmalıydı. İyi ama neden dolabını boşaltıyorlardı?
“Affedersiniz, bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordu Yetkin, gardiyana bakarak.
“Ölen adamın eşyalarını topluyoruz.”
Yetkin gözlerini kocaman açtı.
“Ölen mi? o öldü mü? Emin misiniz?” diye sordu korku içinde.
“Yok, şaka yapıyoruz. Geç yerine, sesini çıkarma!” diye onu azarladı gardiyan. Yetkin olduğu yere çakılıp kaldı. Adam daha dün onu öldürmeye çalışmıştı ama kendisi ölmüştü.
“Bir hastalığı mı vardı? dün burada bir çeşit nöbet geçirmişti.”
“Ne nöbeti, herif zehirlenmiş.”
“Zehirlenmiş mi?” diye sordu Yetkin, dehşet içinde. “Neyden... Neyden zehirlenmiş ki? burada herkesle aynı havayı soluyor, aynı eşleri yiyip içiyor. Bir ilaç kullandığını da görmedim.”
Adamın öldüğüne üzülmemişti, aksine rahatlamıştı ama bir o adar da şaşırmıştı. Burada kendi isteğiyle zehir içmediği sürece nasıl zehirlenecekti ki? O anda Yetkin’in kafasında bir ampul yandı. Kimsenin yemediği bir şey yemişti. O zencinin Yetkin’e gizlice sucuk verdiği ve bir parça bile yememesi için onu tembihlediğini hatırladı. Yetkin hızla siyahiye döndü. o şaşkınlıkla zenciye bakarken, zenci de umursamaz bir surat ifadesiyle Yetkin’e bakıyordu. Yetkin o an neler olduğunu anladı. Bu zenci o herifi öldürmek istemiş ve bunun için Yetkin’i kullanmıştı. Onu korumaya falan çalışmamıştı, tek amacı dikkatleri üzerine çekmeden nefret ettiği o heriften kurtulmaktı. Ve başarmıştı. Adamın en son ne yediği, neyden zehirlendiği ortaya çıktığında Yetkin’in işi bitecekti. Herkes o adamın Yetkin’e saldırıp onu öldürmeye çalıştığını görmüştü. Herkes Yetkin’in sadece o adama sucuklu yumurta yaptığını görmüştü. Ama kimse o sucuğu Yetkin’e siyahi adamın verdiğini görmemişti. Herkes Yetkin’in, kendinse saldıran adamdan intikam almak için onu öldürdüğü düşünecekti. Zaten iki tane cinayet işlemiş birisi için bunu yapmak hiç de zor olmazdı. Hatta burada bir mahkûmu öldürmekten dolayı yargılanmak bile onu korkutmazdı. Onu korkutan şey ölen adamın burada bağ kurduğu ve samimi olduğu kişilerin yetkininden intikam alacağıydı. Onun hayatını zehredecekler, ona huzur vermeyecekleriydi. Yetkin bundan korkuyordu. Bu herifler onun balına bela olurlarsa, Yetkin onlardan paçayı asla kurtaramazdı. Her an tetikte olmalı, tek gözü açık uyumalıydı. Ama o zenci bunu neden yağmıştı? Neden bunun için Yetkin’i kullanmıştı? Yetkin burada kendisine bir arkadaş, kendisini koruyup savunacak birini bulduğunu düşünerek ona güvenmişti. Ama şimdi burada, hatta hiçbir yerde hiç kimseye güvenilmemesi gerektiğini çok iyi anlamışı. Gardiyan, içi eşya dolu çöp poşetiyle beraber koğuştan çıktıktan sonra, Yetkin’de üzerini değiştirmek için yatağına yöneldi. Pijamalarını çıkarıp, burada ona verilen ve tek kıyafeti olan pantolonuyla kazağını giyindi. Sonra siyahi adamın yanına gitti. Adam üzerini değiştirmiş, yatağına uzanmış, her zamanki gibi boş gözlerle yukarıya bakıyordu. Yetkin fısıldayarak sordu.
“Bunu sen yaptın, öyle değil mi?”
“Neyi?”
“Bunu işte... O adamı sen öldürdün.”
“Hayır. Bunu ben değil, sen yaptın. Son akşam yemeğini sen hazırladın, unuttun mu?”
“Evet ama bana o sucuğu sen verdin, senin verdiğin sucuğu pişirdim. Bu benim suçum değil, senin suçun!”
Adam gözünün yanıyla Yetkin’e baktı.
“Hiçbir halttan haberin yok, öyle değil mi? Sen bu aptallıkla fazla yaşamazsın, en iyisi bir daha hiçbir şeye burnumu sokmamak.”
“Ne sen neyden bahsediyorsun?”
Adam gözlerini tekrar yukarıya dikti.
“O herif dün gece seni uykunda öldürecekti, silahı da hazırdı. Bu kadar kör olma.”
Yetkin gözlerini kocaman açtı ve şaşkınlıkla sordu.
“Sen ciddi misin? Bunu nereden biliyorsun?”
“Defol başımdan!” dedi adam, buz gibi bir tavırla.
Adam bunları söylerken gayet ciddiydi. Demek gerçekten Yetkin’in hayatını kurtarmıştı. Onu kullanmıyordu, onu korkutmaya çalışıyordu.
“Neden bana bu iyiliği yaptın? Yani neden buna göz yummadın?” diye sordu Yetkin.
“Yeteri kadar insan öldürdüm, günahlarımın kefareti olarak küçük de olsa iyilik yapmak istedim, hepsi bu.”
“Bu nasıl iyilik? Bir adamı öldürdün!”
Adam bu kez yattığı yerden doğruldu ve bacaklarını yatağın kenarından sarkıttı. Sonra ateş püsküren gözlerini Yetkin’e dikti.
“Hayır. Sen seni öldürmek isteyen birine erken davranıp cezasını verdin, hepsi bu.”
“Ama neden? Neden beni korudun?”
“Defol yanımdan!”
Adam tekrar yatağına uzanırken Yetkin ona baka kaldı. Yeteri kadar insan öldürdüğünü söylerken tam olarak kaç tane insandan bahsetmişti? Belki de Yetkin’den daha tehlikeli biriydi. Bir hayatı kurtaracak kadar iyi, bunun için başka bir hayatı sonlandıracak kadar da gaddardı. Üstelik bunu gayet rahat bir şekilde yapmıştı ve hiç vicdan azabı çekmiyordu.
“Ben... Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim. Ama şimdi başım daha büyük belada. O adamın ölümünün benim yüzümden olduğu anlaşılırsa buradaki adamlar beni mahveder. Can güvenliğim yok, bunu da düşündün mü?” diye sordu Yetkin, tedirgin bir şekilde.
“Onu da sen düşün. Kıçını her zaman ben koruyamama.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)