Ölüler ve Diriler (Bölüm 17/II)


Tuna ile sabah kahvelerini yudumlarken, diğer yandan da haberleri seyrediyorlardı. Siyahların yaptıkları gösterilerde şimdiye kadar onlarca polis ve vatandaş yaralanmıştı. Ölen yoktu, yaralananların ise bazıları beyaz Türk vatandaşı, bazıları ise siyahilerdi. Bu olay durulmak yerine daha da büyüyordu. Siyahiler adliye binalarının önlerinde eylem yapıyorlar, büyük caddelerde yürüyorlar, kendilerine karışmayanları görmezden geliyorlardı. Ancak kendilerine karşı gelen ya da sataşanlara onlar da sataşıyorlar, müdahale etmeye çalışan polislere ise saldırıyorlardı. Yetkin o haltları yemeseydi, hapiste olmak yerine dışarıda olsaydı belki onlara bir faydası dokunabilirdi. Ama Tuna’nın söylediğine göre resmi olarak başka bir profil uzmanıyla görüşülecekti. O kişi Yetkin’in arkadaşı olduğunu, yıllarca beraber çalıştıklarını söylemişti. Mürit o kişiliyle görüşerek aradıkları katil hakkında tüm bilgileri onun ağzından dinlemeyi çok isterdi. Yetkin’in verdiği bilgiler şimdiye kadar hiçbir işlerine yaramamıştı. Belki de her şeyi tamamen kafasından uydurmuştu, nereden bileceklerdi ki? Katilin yalnız başına çalışan biri olduğunu söylemişti ama cesetleri başka birinin taşıdığını öğrenmişlerdi. Son cesedi bırakan kişi yalnızca bir cesetten bahsetmişti, diğerlerini de onun taşıyıp taşımadığını nereden bileceklerdi ki? Gerçi bunun bir kanıtı vardı. İlk cesedin bulunduğu yerde hiçbir sürükleme ya da ayak izi yoktu. İkinci cesedin olay yerinde yalnızca Yetkin’in ayak izleri vardı ama son cesedin bulunduğu yerde hem ayak izleri hem de sürükleme izleri vardı. Belli ki ilk iki cesedi bırakan kişi aynı kişiydi, yalnızca üçüncü cesedi bırakan kişi farklıydı. Ama o genç adam sırf dikkat dağıtmak, polisleri bir kişi daha aramakla oyalamak için son cesedi bırakırken yöntem değiştirmiş olabilirdi. Bir de hem Yetkin’in hem de hastanede yatan gencin tarif ettiği bir eşkal vardı. Mürit kafasını toparlamaya çalıştı, bütün bunlar şu an onun sorumluluğunda değildi. Şu an tek işi kardeşiydi. Ama dayanamadı ve Tuna’ya dönerek bir soru sordu.
“Son kurbanla ilgili ne buldunuz?”
Tuna kahvesinden küçük bir yudum alıp cevapladı.
“Otopsi raporu henüz çıkmadı ama kimliğini saptadık. Kaçak bir katil. Yunanistan'da bir beyazı öldürmüş ve kaçak yollarla Türkiye'ye gelmiş. Bir gece kondu mahallesinde saklanıyormuş. Uyuşturucu sattığını öğrendik ama ticaretiyle ilgili henüz bir bilgimiz yok.”
Bir beyazı öldürmüş olan siyah bir katil. Diğerleriyle aynı.
“Uzuvların çalındığı mezarları buldunuz mu? Onların kimlikleri tespit edildi mi?”
“Sadece biri, Yetkin’in cesetleri gömdüğü mezarlıktan çalınan uzvun sahibi. Hem Amerika hem Türk vatandaşıymış. O da diğerleri gibi bazı gruplara üyeymiş. Son kurbanda bulunan diğer parçaların kimlere ait olduğunu henüz bulamadık, ama muhtemelen onlar da diğerleriyle aynı kaderi paylaşan kişilerdir.” diyerek fikir yürüttü Tuna. Mürit’in aklına bir ayrıntı daha takıldı. Siyahi kurbanlara dikilen beyaz uzuvların hepsi yarı çürümüş uzuvlardı. Hepsi henüz yeni ölmüş insanlara aitti ve hepsi birer beyaz üstünlükçe grup üyeleriydi. Önce beyaz üstünlükçü grup üyeleri ölmüştü, şimdi de siyahalar öldürülüyor ve beyaz üstünlükçülerin uzuvları siyahlara dikiliyordu.
“İki katil var.” dedi Mürit aniden. Gözleri bir noktaya takılmıştı, düşünceli bir şekilde konuşuyordu ve sesli konuştuğunun farkında değildi.
“Ne?” diye sordu Tuna.
Mürit elindeki kahve fincanını orta sehpanın üzerine bırakıp Tuna’ya döndü ve heyecanlı bir şekilde devam etti.
“Sence bu bir tesadüf mü? Uzuvları alınan bütün kurbanlar birer gruba üyeler. Parçaları sen de gördün. Hepsi çürümeye yeni başlamıştı, hepsi yeni ölmüştü, bu nasıl tesadüf olabilir ki?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Katil bu grup üyelerinin mezarlarını özel olarak arayıp bulmuyor, hangi birini nereden bulacak söylesene? Grup üyeleri öldürüldü. Ya bir infaz ya da başka bir şey ama onların hepsi sırayla öldürüldü. Şimdi de başka bir katil çıktı ve siyahları öldürüp, grup üyelerinin uzuvlarını kullanarak onalar aslında kendi üstünlüklerini göstermeye çalışıyor. İki ya da daha fazla katil var. Biri ya da birileri beyaz grup üyelerini öldürdü. Şimdi de başka biri ortaya çıktı ve üyelerin intikamını almak için siyahları öldürüyor.”
Tuna boş gözlerle ona bakıyor, söylediklerini algılamaya çalışıyordu. Mürit ekledi.
“Bir beyaz üstünlükçü grup lideri arıyoruz.”
Tuna bu kez başını öne eğdi ve mırıldandı.
“Bunu nasıl gözden kaçırdık, nasıl aklımıza gelmedi?”
“Çünkü hep bir noktaya odaklandık, sadece Yetkin’in sözlerinin peşinden gittik. O bize böyle bir şeyden bahsetmemişti.”
“Amirimle görüşmeliyim.” dedi Tuna ve oturduğu yerden kalkıp üzerindeki pijamaları çıkardı, sonra dünkü cenazede giydiği takım elbisesini tekrar giyinip kabanını aldı. Evin dış kapısına doğru ilerlerken Mürit de onun peşinden gitti.
“Ben de gelsem...”
“Hayır. Sana zaten sinirli, onun gözüne fazla abartma. Ayrıca sen şu suratını düzeltmeye bak. Kendine biraz özen göster, eskisi gibi.”
Tuna evden ayrıldığında Mürit banyoya gitti. Aynada suratına baktı. Bazı yaraları kabuk bağlamış, bazıları tamamen iyileşmişti ama hala yara izleri ve yer yer morluklar vardı. Görevden uzaklaştırılması iyi olmuştu, onu bu suratla kimse ciddiye almazdı. Tuna haklıydı kendisine biraz özen göstermeliydi. Uzun zamandır ne bakım kremleri kullanıyor ne saçını şekillendiriyordu. Resmen kendini salmıştı. Şimdiye kadar hiçbir dava onu bu kadar yıpratmamış, günlük hayatını bu kadar etkilememişti. Her ne kadar bu olay ile ilgili bir şey düşünmek istemese de son yakaladığı ayrıntıyı aklından bir türlü çıkaramıyordu. Tuna bu işi halledebilecek miydi? acaba amirini bu konuya inandırabilecek miydi? Onlar resmi prosedürlerle uğraşırken Mürit’de kendi bildiği yoldan ilerleyebilirdi. Sonuçta önünde duracak, ona engel olacak kimse yoktu. Soyunup kabine girdi ve güzel bir duş aldı. Sonra kapatıcı kullanarak yüzündeki yaralarını ve morluklarını elinden geldiğince kapatmaya çalıştı. Saçını kurutup şekillendirdi ve üzerine temiz kıyafetler giyindi. Hazırlanıp evden çıktı. İlk işi kardeşini kontrol etmekti. Onun yanına gidip, bir şeye ihtiyacı olup olmadığına bakacaktı. Ona dışarı asla çıkmamasını ve telefon kullanmamasını söylemişti. Zaten üzerinde telefon yoktu. Bu yüzden onu düzenli olarak kontrol etmesi gerekiyordu. Orada şimdilik bir hafta kalacaktı çünkü yalnızca bir haftalığına kiralamışlardı. Sonrasında bir çaresine bakacaklardı. Otele gidip Özgür’ün odasına çıktı, kapıyı çalmandan açtı ve içeri girdi. Midesinde bir yanma hissetti. Özgür odada görünmüyordu. İçeri girip banyoya baktı ama orada da yoktu. Koşarak odadan çıkıp alt katta bulunan danışmaya gitti. Danışma masasında oturan genç adama yaklaşıp Özgür’ün nerede olduğunu sordu.
“İki kişi gelip onu sordu. Sonra onu odasından alıp hep beraber gittiler.”
“Nereye?” diye bağırdı Mürit. Genç çocuk birden afalladı. Bu tepkiyi beklemiyordu muhtemelen.
“Ben nereden bileyim? arayın sorun.”
Mürit sakinliğini korumaya çalışıyordu. Yumruk yaptığı ellerini danışma tezgahının üzerine koymuş, ona olabildiğince eğilmişti.
“Nasıl tiplerdi? Bana onları tarif et.”
“Onları nerede görsem tanırım. İkisinin de kafaları, suratları falan dövmelerle kalıplıydı.”
Mürit’in başından aşağı kaynar sular döküldü.
“Onu buradan zorla mı götürdüler yoksa kardeşim kendi isteğiyle mi gitti?”
“Ben ne bileyim, hepsinin suratsızdı. Çıkıp gittiler işte, lütfen beni meşgul etmeyin.” dedi genç adam ve bilgisayar oyununa geri döndü. Mürit arkasını dönüp bir süre bekledi, ne yapacağını düşünüyordu ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Onu depoya götürmüş olabilirler miydi? Hayır. Muhtemelen onu kaçırmışlardı, kaçırdıkları birini polislerin bildikleri bir yere götüremezlerdi. Özgür’ü nasıl bulacağını bilmiyordu ama o heriflerin kendisini bulacaklarını biliyordu. Belli ki onlarla olan işleri henüz bitmemişti. İstediklerini alana kadar ikisini de rahat bırakmayacaklardı. Bu yüzden Mürit’in onların gelip kendisini bulmalarını beklemekten ve Özgür’ü öldürmemeleri için dua etmekten başka çaresi yoktu. Özgür onlardan çok korkuyordu, her defasından onu öldüreceklerinden bahsedip duruyordu. Belli ki bir şeylere şahit olmuştu, o adamlar gerçekten bir bataklığın içindeydiler ve Özgür’ü de o bataklığın içine çekiyorlardı. Ve Mürit hiçbir şey yapamıyordu. Şansını denemek için depoya gitmeye karar verdi. Ama arabası yoktu. Yolu ezbere bildiğinden yürümeyi göze aldı. Oraya vardığında uzun bir süre durup binayı izledi, gelen giden kimse yoktu. Binaya yaklaşıp kapıyı çaldı. Açan olmayınca kapıyı kendisi açıp içeri girdi. İçeride birkaç kişini olduğunu gördü. Adamlar bir köşede sandalyelere oturmuş para sayıyorlardı. Tam ortalarında, yerde siyah bir çanta vardı. Muhtemelen çantanın içi para doluydu, nereden ve nasıl geldiği belli olmayan kirli para. İçkilerinden biri Mürit’i fark edince, elindeki paraları çantanın içine fırlatıp ayağa kalktı ve Mürit’e yaklaşarak söylendi.
“Ne halt ediyorsun burada?” diye sordu bağırarak.
Mürit başını dikleştirdi. Gözlerini adamda kaçırmadan, korkusuzca ona doğru yaklaştı.
“Özgür nerede?” diye sordu ifadesiz bir sesle.
“Kaçıcımda. Gel de al. Defol git buradan yoksa seni dilim dilim doğrarım!”
“Buraya kavga etmeye gelmedim, sadece kardeşimi almaya geldim.”
Adam sırıtarak arkasında oturan ve hala ellerindeki paraları sayan adamlara baktı ve alaycı bir tavırla söylendi.
“Dayak yemeye gelmedim diyecektin herhalde.” Sonra tekrar Mürit’e döndü. “Seni bir kez uyardım, defol buradan.”
“Hadi gel de yap ne yapacaksan. Sonuçlarına katlanırsın.”
Adamın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş yok oldu. Göğsünü kabartmış, gözlerini kocaman açmış, suratına korkunç bir ifade yerleştirmişti. Mürit’e biraz daha yaklaştı.
“Sen kimsin de beni tehdit ediyorsun? Piç kurusu.” dedi adam, dişlerini sıkarak ve Mürit’e bir tokat yapıştırmak için elini havaya kaldırdı. Ama Mürit adamın bileğini yakalayıp onu engelledi. Adam güçlüydü, Mürit şu an kendisini dinç hissettiğinden, onun da gücü yerindeydi. Bu kez dayak yemek yerine gerçekten dövüşe bilirdi.
“Sadece Özgür’ü verin, başka bir şey istemiyorum.” dedi Mürit, sakin bir ses tonuyla. Adam önce bileğini tutan ele, sonra Mürit’in gözlerine baktı. Hala öfkeliydi ve öfkesi git gide daha da artıyordu. Adam elini sert bir şekilde çekip onun elinden kurtardı, diğerleri hala onları umursamadan paraları saymaya devam ediyorlardı.
“Buraya ilk geldiğinde sana ne demiştim?” diye sordu adam, gayet ciddi bir tavırla.
“Hatırlamıyorum, bir sürü şey zırvalamıştın. Hatta en son, bir daha ki sefere yanımda polislerle gelmemi söylemiştin, ben de istediğini yapmıştım. Başka ne istemiştin?” diye sordu Mürit, alaycı bir tavırla.
“Kardeşin ya paramı getirsin ya da böbreklerini demiştim, hatırladın mı?”
Mürit’in surat ifadesi anında değişti. Bu kez alaycı tavrının yerini ciddiyet aldı. Hayır, korku.
“Ne demek istiyorsun?”
“Böbreklerini aldığımda hala hayattaysa onu götürebilirsin.” dedi adam ve Mürit omzundan tutup, bir çöp gibi ileri doğru savurdu. Ama Mürit adama karşı hiçbir tepki veremiyordu. Gözlerini adama kilitlemişti. Ne demek istediğini, ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
“Ne dedin?” diye sordu donuk sesle.
Adam derin bir nefes alıp arkasını döndü ve makina gibi para sayan adamlardan birine seslendi.
“Şunu atın dışarı yoksa elimden bir kaza çıkacak!” diye bağırdı.
Adamlardan biri elindeki paraları bırakıp hızla ayağa kalktı ve Mürit’e doğru yaklaştı. Onun kolunu tutmaya çalıştığı sırada, Mürit hızla kolunu çekip adamdan uzaklaştı. Sonra bağırıp küfürler savurarak, diğer adamın üzerine doğru yürüdü ve yakasına yapıştı.
“Ne yaptın sen? orospu çocuğu... Ne yaptın, pislik... Hemen kardeşimi bana geri ver! Yoksa senin o taşaklarını ağzına tıkarım... Ne yaptın ona...”
Adam biraz önce yapamadığını şimdi yaparak Mürit’e bir tokat yapıştırdı ama Mürit hiçbir şey hissetmedi. Şu an hissettiği tek şey korkuydu. Canı umurunda değildi, kardeşini almak için her şeyi yapacaktı. Şu an daha da kuvvetlenmişti, ama buradaki adamalar karşı koymasının imkânı yoktu. Adamlar onu yaka paça dışarı attılar. Mürit kapanan kapıyı yumrukluyor, tekmeliyordu ama bundan başka hiçbir şey yapamıyordu. Kendi etrafında bir tur attı. Parmaklarını saçlarının arasına soktu, kendi kendine küfürler savurdu. Sonra aklına gelen ilk şeyi yaptı. Telefonunu çıkarıp Tuna’yı aradı. Telefon ilk çalışta hemen açıldı.
“Bekle Mürit, amirim toplantıda çıktığında...”
“Beni dinle!” diyerek, onun sözünü kesti Mürit. “Bu pislikler Özgür’ü kaçırmışlar. Adamlar hala depoda. Onun... Onun böbreklerini alacağız falan diyorlar.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Tuna’nın sesi duyuldu.
“Hemen Emniyete gel, ben de amirimle konuşacağım.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)