Ölüler ve Diriler (Bölüm 17/I)
Yetkin’in hayali bu değildi. Amerika'daki katiller gibi tek kişilik bir hücreye kapılmak istordu. Bütün mahkûmlardan uzak ve güvenli bir dört duvar arasında olmak istordu ama onu getirip diğer tüm katillerle beraber büyük bir koğuşa yerleştirmişlerdi. Yataklardan birinde, dizlerini karnına çekmiş öylece oturuyordu. Geldiğinden beri kimseye yaklaşmamış, kimseyle konuşmamıştı. Buradaki insanlardan korkuyordu. Hepsi çok korkunç görünüyordu, sonuçta burası katiller koğuşuydu. Burada olabildiğince yalnız kalmak için elinden geleni yapacaktı. Ama sadece onun uzak durması yetmezdi, onların da Yetkin’den uzak durması önemliydi. Belki onu çalıştıracaklar, kullanacaklardı. Yetkin kimsenin hizmetçiliğini yapmayacağına dair kendisini tembihlemişti, bunu alsa yapmayacaktı ama buradaki adamlar onu bunu yapmaya mecbur bırakırlarsa, itaat etmekten başka çaresi kalmayacaktı. Böyle bir yerde dayak yemek, işkence görmek ya da en kötüsü öldürülmek istemiyordu. Burada kimse onu koruyamaz, kimse kurtaramazdı. Onu buraya getiren gardiyan, buradaki adamlara onun bir kadın ve bir adamı öldürdüğünü, ayrıca bir polis cinayetinden yargılandığını söylemişti. Bunun üzerine herkes korkunç bakışlarını onun üzerine dilmişlerdi. Sanki onu gözleriyle öldürmek ister gibi bir halleri vardı. Burada hiçbir şey yapmasa bile, işlediği suçlardan dolayı buradaki herkesin nefretini kazanmayı başarmıştı. Bu yüzden herkesle olabildiğince iyi geçinmeye çalışacaktı. Tabi bu adamların insanlıktan haberleri varsa. Gerçi onlar da katildiler, yetkinden bir farkları yoktu. Sofralar kurulmuş, herkes akşam yemeğine geçmişti ama Yetkin hala yatağında oturuyor, ürkek gözlerle adamları seyrediyordu. Yaklaşık yirmi kişi vardı. Kimse onu umursamıyordu. Yalnızca önlerindeki yemeklere odaklanmışlar, karınlarını doyuruyorlardı. Biri hariç. Sofraya oturduğundan beri gözlerini dikmiş Yetkin’e bakıyordu. Ağzına yemekleri tıkıyor, ağzının kenarından akan salçalı yemek suyunu umursamadan çiğniyor, sonra ağzını kapatmadan yutkunuyordu ve sonra bir kaşık dolusu yemeği daha ağzına tıkıyordu. Bu büyük bir yetenekti, adam resmen ağzını açık yiyor, yutuyordu. Yetkin’in dikkatini çeken şey ise adamın bıyıklarına bulaşan suyun küçük damlalar halinde akmasıydı. Yetkin adamın bu kadar pislik için bu kadar rahat ettiğin anlamıyordu. Donra düşününce kendisin de ondan pek farklı olmadığını hatırladı. Yetkin’de pasaklının tekiydi. Tıpkı o adam gibi göbekli, kaba ve pasaklıydı. Yetkin o adamın yüzünü hafızasına kazıdı, ona karşı dikkatli olmalıydı. Biraz sonra sofralar yavaş yavaş boşalmaya başladı. Karnını doyuran kalkıyor ya tavla veya kâğıt oynadıkları masalara ya da yataklarına geçiyorlardı. En son kalkan adam gözlerini Yetkin’e kilitleyen adam oldu. Yer softasından kalkıp oyun masasına geçerken söylendi.
“Kalk softaları topla. Sonra çay koy, çay demlenene kadar da bulaşıkları yıka.”
Yetkin adamın kime emir verdiğini anlamak için etrafına bakındı. Bunu söylediği kişi kim ise işi zordu. Yemeklerden herkes yemişti ama softaları toplamak ve bulaşıkları yıkamak bir kişiye kalmıştı.
“Sağrı mısın? Kalksana!” diye yineledi adam. Tekin ona baktığında hala kendine baktığını fark etti. O da anlamamış gözlerle adama bakıyordu. Başka biri araya girdi.
“Yatakta oturan... Sana diyor, sağrı mısın?”
Yetkin oturduğu yerde toparlandı ve şaşkınlıkla sordu.
“Bana mı?”
“Yok bana. Sen aptal mısın? Kalksana!”
“İyi ama ben hiçbir şey yemedim ki, ağzıma bir loka bile koymadım. Neden bunları ben yapıyorum?”
“Ben öyle istiyorum.” dedi bıyıklı adam. Yetkin karşı çıktı. Herkesle iyi geçinmek zorundaydı ama bu kendisini kullandırılacağı anlamına gelmiyordu.
“Siz yediniz ben değil. Herkes kendi yediğini kaldırıp yıkarsa hiçbir sorun çıkmaz.”
Bıyıklı adam elini yumruk yapıp sert bir şekilde masaya vurdu. Masanın üzerindeki bazı tavla taşları yere düştü. Yanındaki adamlar taşları toplarken, adam Yetkin’e karşılık verdi.
“Eğer yarın sabaha kıçın sağlam çıksın istiyorsan kalk dediğimi yap.”
Yetkin gözlerini kocaman açtı. Yutkundu. Gözleriyle etrafı taradığında, adamlardan birkaçının sırıtarak, yan gözle ona baktıklarını fark etti. Bunun üzerine hızla yatağından fırladı ve adamın dediğini yapmak için işe koyuldu. Bütün sofraları toplayıp bulaşıkları yıkadı ve çay demledi. Sonra çay sevisini yaptı. Adamın isteği üzerine, koğuştaki herkes yatıp uyuyana kadar yatağına girmedi. Ocağın yanında, ayakta dikilerek hizmetini sürdürdü. Yetkin’in bacakları titriyor, elleri uyuşuyor, midesi yanıyordu. Tüm bu hissettikleri korkudandı. Adamın söylediği söz aklından bir türlü çıkmıyordu. Erkeklerin kaldıkları hapishanelerde, içlerinden en zayıf ve en savunmasız olanını seçerek ona tecavüz ettiklerini biliyordu. Türkiye’de böyle bir olaya hiç rastlamamıştı ama belki de Yetkin ilk olabilirdi. Bunun olmayacağının garantisi yoktu, bu herifler her şeyi yapardı. Yetkin’in bu sözden sonra ne kadar çok korktuğunu ve onlara nasıl itaat ettiklerini görmüşlerdi. Artık onu bu şekilde korkutarak istedikleri her şeyi yaptıracaklar, onu parmaklarında oynatacaklardı. Artık bu iğrenç heriflerin eline düşmüştü. Burada ömür boyu kalacağını düşününce ölmeyi tercih ederdi. Ya onlara itaat edecek ya da onların seks kölesi olacaktı. Aklına daha kötü bir şey gelmiyordu, bundan daha köyü ne olabilirdi ki? Üstelik burada, onun dışında herkes bir aradaydı. O yeni geldiğinden dolayı yapa yalnızdı, onu savunacak, koruyacak kimse yoktu. Tamamen yalnızdı. Geceleri nasıl uyuyacak, canını ya da kıçını nasıl koruyacaktı bilmiyordu. Burada mutlaka bir kişiyle bile olsa yakınlaşmalı, güvenini kazanmalı, arkadaş olmalıydı. Arkasında duracak birini bulmalıydı. Sonunda herkes yataklarına girdiklerinde, Yetkin’de ışıkları kapatıp ağır ağır yatağına girdi. Battaniyesini altına girip gözlerini kapattı. Bedeni yorgundu ama bir türlü uyuyamıyordu. Korkudan. Bir ses duydu. Gözlerini aniden kocaman açtı ve hiç hareket etmeden, görebildiği kadarıyla etrafı taradı. Birinin ona zarar vereceğini düşünüyordu. Ama neden? istediklerini yapmıştı, neden hala ona zarar verme derdindeydiler. Ortam, Dışarıdaki aydınlatmalardan dolayı loş bir şekilde aydınlık olduğundan bazı şeyleri görebiliyordu. Karşı sıradaki ranzalardan birinde, alttaki yatakta yatan bir adamın elinde tuttuğu bir şeyle uğraştığını fark etti. Elindeki şey her ne ise poşet hışırtısı çıkarıyordu. Adam torbayı ağzına götürdü, sonra derin bir neden alma sesi duyuldu. Bu uyuşturucuydu, adam uyuşturucu alıyordu. Yekin heyecanlandı. Demek burada madde bulabilen birileri vardı. Yetkin uzun bir süre adamın uyumasını bekledi. Sonra çok kötü bir karar aldı. Adamın yatağının altına sakladığı uyuşturucusunu çalacaktı. Gecenin en geç saatiydi ve herkes derin uykuya geçmişti yekin hariç. Ağır ağır yatağından çıkıp, sessiz adımlarla o adamın yatağına yaklaştı. Elini suratının önüne götürüp birkaç kere salladı, adam hiçbir tepki vermedi. Yetkin yine son derece yavaş hareketlerle elini adamın yatağının arasına soktu ve torbayı buldu. Bu çok kolay olmuştu. Torbayı alıp hızla kendi yatağına geçti. Torbada çok az miktarda toz kalmıştı ama idare ederdi. Torbayı açıp, sanki günlerce aç kalmış gibi burnuna dayadı ve derin bir nefes aldı. Gözleri yaşardı, gözlerini sıkı sıkı kapatarak hapşırmamak için kendisini tuttu. Günler sonra aldığı bu zehir ona ilaç gibi gelmişti. Kimsenin görmemesi için torbayı kendi yatağının altına sakladı ve kendi kendine gülümseyerek gözlerini kapattı. Bu onu biraz olsun kendine getirmiş, sakinleştirmişti. Ona çok kısa gibi gelen uzun bir süre sonra bir bağırma sesiyle gözlerini açtı, daha doğrusu açmaya çalıştı. Hem gece aldığı maddenin hem de günlerin yorgunluğu ve uykusuzluğu onu sersemletmişti. Bıraksalar belki de günlerce ölü gibi uyuyabilirdi. Ama uyandığında en yoğun hissettiği şey açlık olmuştu.
“Benim malımı hangi şerefsiz aldı? çabuk söyleyin! Eğer ben bulursam taşaklarını doğrarım, malımı kim aldı?”
Yetkin mal kelimesini duyunca ağır ağır yattığı yerden doğruldu, dün gece yediği haltı hatırladı. Yatağında oturur vaziyette etrafına bakındı. Malını çaldığı adamın deli gibi ortalıkta dolandığını, herkesin yatağını dağıtarak arama yaptığını fark etti. Birkaç kişi ona engel olmaya çalışsa da adam bunu umursamıyor, yatakları dağıtarak malını arıyordu. Yetkin yutkundu, şimdi işi bitmişti.
“Hangi şerefsiz... Hangi şerefsiz aldı? Çıkarın ortaya...” diyerek, bağırmaya devam ediyordu adam. Bıyıklı olan adam ise yatanında uzanmış, umursamaz bir tavırla elinde tuttuğu gazetesine göz gezdiriyordu. Okuma bildiği bile meçhuldü. Yatakları dağıtan adam Yetkin’in yanına yaklaştı. Onu bir kolundan tutup çekiştirdi. Ama Yetkin ona direndi.
“Dur, ne yapıyorsun? Daha yeni uyandım.”
“Kalk şuradan, yatağına bakacağım.” diye bağırdı adam.
“Ne? Neden? yatağımda ne var ki? hem sen gardiyan mısın, sana bu izni...”
Adam Yetkin’i tek bir hamleyle çekip yere düşürdü. Neyse ki ranzanın altı katında yatıyordu, bu yüzden canı fazla yanmadı. Ama birazdan çok fazla canı yanacaktı.
“Kapa çeneni, yoksa seni öldürürüm!” dedi adam. Zayıf, çelimsiz biriydi ama şu an bir krize girdiğinden dolayı, birkaç adam kuvvetinde olabilirdi. Yetkin şu an bu adamla dövüşse, cüssesine rağmen kesin dayak yerdi. Adam yatağı tutup kaldırdığında, Yetkin’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Suratı alev alev yanıyor, midesine kramplar giriyordu. Adam yatağı darma dağın ederek didik didik aradı ama hiçbir şey bulamadı. Yetkin yutkundu, korku dolu gözlerle adama baktı. Adam da ona döndü, bir süre ateş püsküren gözlerle ona baktıktan sonra ayağa kalkmasını söyledi. Yetkin hemen dediğini yaptı. Adam onun üstünü aradı ama yine bir şey bulamamdı. Bunun üzerine Yetkin’in yanından ayrıldı. Yekin ise donup kalmış, şaşkınlıkla onun arkasından baka kalmıştı. Dün gece o adamın malını çalmış, boş paketi kendi yatağının altına koymuştu ama şimdi yerinde yoktu. Bu da demek oluyordu ki o bunu yaparken biri görmüştü ve Yektin uyuduktan sonra, boş paketi onun yatağından almıştı. Yetkin bu sayede kurtulmuş olmuştu, ama yalnızca bu sıska adamdan kurtulmuştu. Bunu yapan her kim ise onun niyetini bilmiyordu. Belki de Yetkin’i bu yaptığıyla tehdit ederek kullanacaktı. Bunu, onu korumak için yapmış olmalıydı. Onu kim neden korusun ki?
Adam malını bulmamıştı ama biraz olsun sakinleşmişti. Belli ki burada ondan başka kimse madde kullanmıyordu. Onun v Yetkin’in dışında herkes gayet normal görünüyordu, katil olmalarının dışında. Kahvaltı sofraları hazırlanmış, herkes sofraya oturmuştu. Yetkin hariç. Karnı çok açtı ama hala yatağında oturuyor, sofralardan hiçbirine yaklaşmıyordu. Nasıl olsa sofraları toplamak ve bulaşıkları yakalamak yine ona kalacaktı. O zaman arta kalanlardan bir şeyler atıştırabilirdi. Sofradan kalkan adamlardan biri onun ranzasına yaklaştı. Elinde küçük bir parça ekmek vardı. Adam bir siyahiydi. Bu adam onun pek dikkatini çekmemişti. Ama şimdi çekmişti çünkü onunla ilgileniyordu. Ya da onu kullanmak için yakınlaşamaya, güvenini kazmamaya çalışıyordu. Yektin buradaki herkese karşı temkinli yaklaşmak zorundaydı. Adam elinde tuttuğu ekmek parçasını ona uzattı. Aynı anda fısıldayarak söyledi.
“Sakın bunu bir daha yapma! Bu kez seni ben de kurtaramam.”
Yekin anlamamış gözlerle adam baktı, adamın Türkçe’si biraz bozuktu ama söyledikleri anlaşılıyordu, gayet iyi konuşuyordu. Ama Yetkin onun ne söylemek istediğimi anlamamıştı. Adam kaşlarını çatmış, elinde tuttuğu ekmeği hala ona uzatıyordu. Yetkin oturduğu yerde biraz toparlandı ve yutkundu, ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışıyordu. Bir adama, bir elinde tuttuğu ekmeğe bakıyordu. Adam da kaşları çatık, öfkeli bir şekilde ona bakıyordu. Yetkin’in bir şey yapmadığını görünce, ekmeği yatağın üzerine bırakıp doğruldu ve bağırarak ekledi.
“Kalk, sofraları topla.”
Sonra arkasını dönüp onun yanından uzaklaştı. Yetkin şimdi anlamıştı. Bu adam dün gece Yetkin’in ne yaptığını görmüştü. Onu korumak için de Yetkin uyuduktan sonra başı derde girmesin diye paketi onun yatağının altından almış, onun hayatını kurtarmıştı. Ama neden? bunu neden yapmıştı? Yetkin’in bir katil olduğunu o da biliyordu, üstelik onu doğru düzgün tanımıyordu bile. Neden onu koruyordu anlayamamıştı. Kesinlikle ondan bir çıkarı vardı. Yetkin yatağının üzerinde duran ekmeği alıp içine baktı, içinde sadece bir parça domates vardı. Yetkin ekmeği tek seferde ağzına attı, bu onun dişinin kovuğunu bile doldurmamıştı. Sofraları toparladıktan sonra arta kalanlardan bir şeyler yedi, karnı doymamıştı ama açlığını bastırabilmişti. Bulaşıkları da yıkadıktan sonra tekrar yatağına geçti. Birkaç kişi üzerini değiştiriyor, temiz kıyafetler giyiyordu ama Yetkin hala buraya geldiğinde üzerinde olanlarla duruyordu. Ona kimse kıyafet ya da iç çamaşırı getirmiyordu, kim getirecekti ki? Beş kuruş parası da yoktu. Burada ne yapacaktı, nasıl hayatta kalacaktı bilmiyordu.

Yorumlar
Yorum Gönder