Ölüler ve Diriler (Bölüm 15/I)
Soğuk, sessizlik, dört duvar ve demir parmaklıklar. Polislere cesetlerin yerlerini gösterdikten sonra mahkemeye çıkacaktı ama bu yer gösterme olayını iki gün boyunca ertelemişler, onu birkaç kere daha sorguya almışlardı. Bunun nedeni onu tanıyan ve konuya hakim olan başkomiserin görevden uzaklaştırılmasıydı. Mürit başkomiserin bir süre polislik yapmayacağını öğrenmişti. Onunla görüşemeyecek olması canını sıkmıştı. Onunla bir şekilde anlaşabiliyorlardı ama diğer komiserler, onu mürtü başkomiser kadar iyi dinlemiyor, ciddiye almıyorlardı. Üstelik bir de uyuşturucu madde için bir memur ile kavga etmiş, onu yaralamıştı. Bu yüzden bir de memura mukavemetten dolayı ceza almıştı. Çok da önemli değildi. Zaten ömür boyu hapisten çıkamayacaktı. Biraz sonra demir parmaklık açıldı ve içeri iki tane memur girdi. Muhtemelen en son çıkardığı olaydan dolayı tedbirli davranıyorlardı. Memurlardan biri onun ellerini kelepçelerken, diğeri de yanlarında duruyordu. Nezarethanenden çıkarken yetkin koluna giren memura sordu.
“Haberlere baktınız mı, yeni bir şey var mı?”
“Sus, yürü!” diye emretti memur.
“Cinayetlerle ilgili diyorum.” diyerek ısrar etti yetkin.
Memur bu kez onu duymazdan geldi. Nezarethaneden çıkıp asansöre bindiler ve zemin kata ulaştılar. Memurlar onu emniyetten çıkarıp polis aracına bindirdiler ve oradan uzaklaştılar. Biraz sonra araca üç tane sivil giyimli adam bindi. Arkalarındaki resmi ekip aracına da birkaç üniformalı polis bindi ve yola çıkıtılar. Gökyüzü griydi ama yağmur yağmıyordu saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Zaman kavramını yitirmişti. Nereye gittiklerini bilmiyordu, muhtemelen cesetlerin yerini gösterecekti. Ama bundan çok daha önemli bir durum vardı. Katilin ayarladığı buluşmayı kaçırmıştı, doğal olarak katili de... Bunu da polislere söylemişti ama onu kimse ciddiye almamıştı. Kendileri bilir. Araçlar durduğunda yetkin bulundukları bölgeyi tanıdı. Burası cesetleri gömdüğü, aynı zamanda katil ile ilk karşılaştıkları yerdi. Araçtan inip mezarlığa girdiler. Komiserler onun yanından, memurlar ise arkalarından yürüyordu. Ama etrafta başka kimse yoktu. Ne olay yeri inceleme ekipleri ne de savcı.
“Cesetler nerede, göster bakalım.” diye emretti Can komiser.
Yetkin olduğu yerde durdu. Etrafına bakınındı. Gözleri kararıyor, başın dönüyordu. Sanki zemin ayaklarının altından kayıyordu. Kendinden geçiyormuş gibi hissediyordu ama hala ayaktaydı. Bu muhtemelen ya yorgunluktan ya da uykusuzluktandı. Açlıktan da olabilirdi. Ona düzenli olarak yemek veriyorlardı ama o düzenli olarak yemiyordu. Hala yoksunluk çekiyordu ama bunu ekinden geldiğince bastırmaya çalışıyordu. Şu an bir gram madde için her şeyini feda edebilirdi. Yutkundu, ağzı kup kuruydu. Etrafı tanımaya, cesetleri nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu ama yapamıyordu. Buraya geleli fazla uzun zaman olamamıştı ama şu an resmen beyni durmuştu. Etrafı algılamakta zorluk çekiyordu.
“Hadi...” diyerek, onun kolunu dürttü Can komiser.
“Tamam komiserim, bakıyorum.” diye geveledi Yetkin ve ağır adımlarla yürümeye başladı. Aynı anda etrafa bakınıyordu. Ama etraf kuru otlarla ve çamura dönüşmüş toprak zeminle kaplı olduğundan, yeni kazılmış ve kapatılmış bir yeri fark etmek çok zordu. Üstelik mezarların üzerindeki fazla toprağı etrafa dağıtmış, zeminin geri kalanıyla aynı görünmesini sağlamış, mezarları iyi saklamıştı. Temiz iş yapmıştı ama kendini saklayamamıştı. Bir yerde durdu. Mezarlardan birinin etrafında polis şeridi gördü. Bu muhtemelen katilin hırsızlık yapığı mezardı. O anda katilin silüetini görür gibi oldu, tabi bu zihninin ona oynadığı küçük bir oyundu. Katili gördüğü yönü ve mesafeyi göz önüne alarak, kendi bulunduğu yönü hesaplamaya çalıştı ve yöne doğru ilerledi. Sonunda buldu. Cesetlerin yerini bulmuştu.
“Burası olması gerek komiser bey.” dedi başıyla zemini göstererek.
Can komiser zemine baktı, dikkatle inceledi.
“Emin misin? burası yeni kazılmış gibi görünmüyor.”
“Ben temiz iş yaparım komiserim.” dedi Yetkin kendinden gurur duyarcasına. Komiser kaşlarını çattı. Yanındaki memurlara döndü ve onu araca götürmelerini emretti. Yetkin aracın içinde oturup boş gözlerle etrafı seyrederken, bir memur da aracın yanında nöbet tutuyordu. Sonra aracın diğer tarafına geçip bir sigara yaktı. Muhtemelen komiserinden saklanıyordu. Memur sigarasından derin bir nefes alırken, Yetkin onu dikkatli gözlerle izledi. Onun da canı sigara istemişti. Kelepçeli ellerini kaldırıp cama vurdu ve onun dikkatini çekmeye çalıştı. Memur ona kaçamak bir bakış attı ama fazla umursamadı, Yetkin bu kez cama kelepçeyle vurdu. Memur aracın kapısını açıp, kaşları çatık bir şekilde sordu.
“Ne var? Ne istiyorsun?”
“Bana da bir sigara versene.” diye geveledi Yetkin. Maddenin yerini tutmasa da bedenini biraz olsun zehir sokmak istiyordu.
“Kes sesini, otur yerine!” diye emretti memur.
“Bari seninkinden bir nefes alayım, ne olur...” diyerek ısrar etti Yetkin. Memur önce aracın yanından mezarlıktaki polislere, sonra yetkine baktı.
“Sadece bir fırt. Bir daha sesini duymayacağım.” dedi sonunda. Yetkin hızlıca başını salladı. Memur sigarasını Yetkin’in dudaklarının arasına koydu. Yetkin sigaradan derin bir nefes çekerken, bir çift siyah el memurun başını kavradı ve başını hızlı bir şekilde önce sağa sonra sola çevirdi. Eller geri çekildi ve memur yere yığıldı. Sigara ise Yetkin’in dudaklarının arasında kalmıştı. İçine çektiği duman ağzından ve burnundan kendiliğinden boşalıyordu. Yetkin’in gözleri kocaman açılmış, öylece donup kalmıştı. Birkaç saniye, önce gözlerinin önünde kanlı canlı duran memuru hayattan koparan o vahşi ellerin sahibi karşısında belirdi. Üzerinde siyah bir pardösü, yüzünde ise siyah fulardan yapılmış bir maske vardı. Başını ise siyah bir bereyle kapatmıştı. Birbirine tamamen zıt parçalarla oluşmuş bu kombinin içindeki kişinin kim olduğunu ya da yüzünün neye benzediğini tahmin etmek imkansızdı. Lens olduğu anlaşılan bir çift kırmızı göz ona kısa bir bakış attıktan sonra, hızla oradan uzaklaştı. Yetkin üzerindeki şoku attıktan sonra, hala ağzında olan sigarayı tükürdü ve bağırmaya başladı.
“İmdat! yardım edin, buraya gelen. Yardım edin!” Başını çevirip mezarlığa baktığında, hiç kimsenin onu duymadığını fark etti. Bunun üzerine, biraz önce hayatını kaybeden memurun açtığı kapıdan aşağı indi. Memurun üzerine basmamaya dikkat ediyordu ama başı döndüğünden dolayı, yanlışlıkla genç adamın eline bastı. Anında irkildi ve kendisini toparladı. O da iki tane cinayet işlemişti, hatta sonradan düşündükçe bundan zevk de almıştı ama o, hak ettiğini düşündüğü insanları öldürmüştü. Ona zarar veren gereksiz insanları. Bir polisi değil. Yetkin mezarlığa doğru koşuyor, bir yandan da bağırmaya devam ediyordu.
“Yardım edin! yardım edin...”
Herkes dönüp ona baktı. O sırada Can komiser, onun başına diktiği memura küfürler saydırarak Yetkin’e doğru yaklaştı.
“Sen ne halt ediyorsun burada, araçtan nasıl çıktın?” diye bağırdı. Yetkin kelepçeli ellerini kaldırıp tuhaf hareketler yaparak, olanları anlatmaya çalıştı.
“Memuru öldürdü, galiba yani... Aracın yanında... Onu öldürüp kaçtı.”
Can’ın onun söylediklerini algılaması zaman aldı. Bir süre boş gözlerle ona baktıktan sonra koşarak ekip aracının yanına gitti. Neler olduğunu anlayamayan polislerden birkaçı da onun peşinden gitti. Can aracın yanına gitti. Memuru yerde hareketsiz halde gördükten sonra, bağırarak Yetkin’in yanına yaklaştı ve yumruk yaptığı elini havaya kaldırdı. O sırada başka bir memur onun kolunu yakaladı.
“Durun komiserim, ne oluyor?” diye sordu memur. Can boğazı yırtılırcasına bağırarak karşılık verdi.
“Onu öldürmüş! adi pislik, seni öldüreceğim!”
Yetkin başını omuzlarının arasına gömmüş, kelepçeli ellerini kaldırıp başına siper etmiş kendisini korumaya, aynı anda açıklama yapmaya çalışıyordu.
“Ben yapmadım, o yaptı.”
Can’ın suratı kıp kırmızı olmuş, gözleri dolmuştu. Yetkin’e küfürler saydırıp memurlara emirler yağdırdı.
“Şu pisliği götürün buradan, yoksa onu öldüreceğim!” diye bağırdı aynı ses tonuyla.
Yetkin onu çekiştiren memurlarla beraber giderken hala söyleniyor, kendini savunmaya çalışıyordu ama onu kimse dinlemiyordu. Sigara içme bahanesiyle memura kapıyı açtırmış, sonra onu öldürmüştü. Herkes böyle düşünüyordu ama kimse neden kaçmadığını sorgulamıyorlardı. İki cinayetin üstüne, şimdi bir de polis cinayetinden yargılanacaktı. Ortama tam bir kargaşa hakimdi. Herkes işini gücünü bırakmış, memurun başına toplanmıştı. Yetkin başka bir ekip aracına bindirildiğinde, başını arkaya çevirip yerde hareketsiz yatan memuru görmeye çalıştı ama göremedi. Hala üzerindeki şoku atmamıştı. Bunu yapan kişi kimdi? kendisini bu kadar gizlediğine, hatta çoğu insanın yalnızca gözlerinden tanınacağını bilerek gözlerini bile lens ile kamufle ettiğine göre kendisi olarak tanınmak değil, anonim olarak tanınmak istiyordu. Kendisini gizleyerek ünlü olmaya çalışıyordu. Ünlü olmak istiyordu çünkü hiç kimse durduk yere, ortada hiçbir sebep yokken bir polisin hayatına son vermezdi. Aklına mezarlıkta gördüğü kişi geldi. Siyahları öldüren seri katil. Bu kişi o katil olmazdı. Yaptığı araştırmalara göre katil beyazlara zarar vermiyor, yalnızca siyahları hedef alıyordu. Bunu yapan kişi seri katil olmazdı. Peki ama kimdi? İzlediklerinden etkilenen bir özenti mi yoksa fırsatı değerlendirip gerçekten ünlü olmak isteyen biri miydi? Ya da hedef şaşırtmaya, dikkat dağıtmaya çalışan biri. Bu da onu katilin iş birlikçisi yapıyordu. Onu götüren memurlar, aracın arkasındaki kafes bölmeye koymuştu. Şoför koltuğundaki memur aracı öfkeli bir şekilde hızlı kullanıyor, yanındaki memur ise ara sıra Yetkin’e bakarak, yanındaki memura bir şeyler söylüyordu. Yetkin demirliklere yaklaşıp memurlara seslendi.
“Hey... bari siz beni dinleyin. Bunu ben yapmadım diyorum. Birisi geldi, onun başını tutup boynunu kırdı. Beni dinlemiyor musunuz? Yemin ederim...”
“Kes sesini.” diye bağırdı memurlardan biri. “Seni gebertmek isteyen bir sürü insan olacak! dua et de seni yanlışlıkla elimizden kaçırmayalım.”
Yetkin onu duymazdan gelerek konuşmaya devam etti. Çünkü o bir seri katildi, iki kişiyi öldürmüştü. Bir ayyaş ve bağımlıydı. Kimse onu dinlemeyecek, ona inanmayacaktı. Bu yüzden en iyisi birilerinin onu dinlemesini beklemeden olan biteni anlatmaktı.
“Üzerinde siyah bir pardösü vardı. Siyah bir bandanayla yüzünü kapatmıştı, başında siyah bir bere vardı. Gözleri de kırmızıydı. Her şeyi hatırlıyorum. Memuru öldürdükten sonra aracın ön tarafına doğru kaçtı.”
Memur bu kez aracı kullanan memura döndü.
“Sağa çek ve bagajı da aç.” dedi öfkeli bir şekilde.
Araç sapa doğru yanaşırken, Yetkin anında atıldı.
“Tamam memur bey... Sustum, tamam.”
Sonra başını öne eğdi ve emniyete gidene kadar çenesini bir daha açmadı. Komiserlere verdiği ifadede dövmeli adamların bahsetmemişti. Bu olay belki de o adamların işiydi. Emniyete gittiğinde ilk işi bunu birilerine anlatmak olacaktı. Tabi polis katli sanılan birini adam yerine koyup dinleyen olursa. Bu olay onun hakkındaki tüm kararları, herkesin ona bakış açısı değişecekti. Belki de Mürit başkomiser ile Tuna komisere daha önce anlattıklarını artık kimse umursamayacaktı, ona inanmayacaklardı. Her şey boşa gidecekti.

Yorumlar
Yorum Gönder