Ölüler ve Diriler (Bölüm 14/I)


Sabahın erken saatinde savcıya ifade vermiş, sonra adliyeye sevk edilmeyi beklemişti ama beklediği gibi olmamıştı. Tekrar nezarethaneye atılmıştı. Onu asıl öfkelendiren şey ise burada onunla beraber kalan korkunç adamların hepsinin serbest kalmış olmasıydı. O adamların bir şeyler karıştırdığına emindi. Polislere orada duyduklarından bahsetmemişti ama zaten bunu biliyor olmalıydılar. Muhtemelen ellerinde herhangi bir kanıt yoktu, bu yüzden hepsini serbest bırakmışlardı. Yetkin artık burada kalmaktan yorulmuştu, doğru düzgün oturacak ya da yatacak bir yer yoktu, oturaklar sertti, ortam soğuktu. Ayrıca titremeye başlamıştı ama soğuktan değil. Yoksunluktan. Günlerdir ne alkol ne de madde almıştı. Elleri yavaş yavaş uyuşmaya, bedeni titremeye başlıyordu. Alnında boncuk boncuk ter birikmişti. İçi içini yiyordu, dayanılmaz bir sıkıntı hissediyordu. Ayrıca bir üşüyor bir yanıyordu. Bedeni dengesini ve kontrolünü tamamen kaybetmiş gibiydi. Oturduğu yerden kalkmış volta atıyordu. Ceza evlerinde, bağımlıların içeriye gizlice madde soktuklarını duymuştu. Oraya gider gitmez birilerinden madde temin edebilirdi. Bunun için de bir an önce ceza evine gitmeyi bekliyordu. Biraz sonra nezarethanenin kapısı açıldı ve içeri bir memur ile bir genç girdi. Gencin elleri önden kelepçeliydi. Görüntüsüne bakılırsa ya gasptan ya da uyuşturucudan yakalanmış olmalıydı. Memur, Yetkin’in bulunduğu bölümün demir parmaklıklarını açıp genci içeri soktu ve kelepçelerini çıkarıp kapıyı kapattı. Memur arkasını dönüp giderken, Yetkin heyecanla çocuğa yaklaştı.
“Üstünde bir şey var mı?” diye sordu ellerini ovuşturarak.
“Salak mısın amca, buraya nasıl sokayım?”
“Tanıdıkların var mı? Sana mal getirecek birileri...”
“Var ama buraya getiremezler. Gerek de yok zaten, ifademi verip gideceğim.”
Yetkin dalgın bir şekilde gence baktıktan sonra arkasını dönüp onun yanından uzaklaştı. Çocuk kendinden gayet emindi, ifadesini verip gidecekti. Ama Yetkin, kendisinin yaşayacağı hiçbir şeyden emin değildi. Emin olduğu tek şey hapiste öleceğiydi. Biraz sonra demir parmaklıklara yaklaştı ve başını demirlerin arasına sokup bağırmaya başladı.
“Memur... Buraya bakar mısın?”
Cevap yoktu, tekrar bağırdı.
“Memur... Sana diyorum, buraya bak!”
Bu kez kapı açıldı, bir memur başını kapıdan içeri uzatıp sordu.
“Ne var?”
“Burada daha ne kadar kalacağım? Ben hiç iyi değilim.”
“Emir gelene kadar.”
“Emir ne zaman gelecek? Bak... Hiç iyi değilim diyorum! Ya beni buradan çıkarırsınız ya da...”
Memur bu kez içeri girdi ve Yetkin’in karşısına dikildi.
“Ya da ne? Kes sesini otur oturduğun yerde. Gürültü yapma!” dedi emreden bir tavırla.
Memur oradan uzaklaşmak için hamle yaptığında, Yetkin memuru yakasından yakalayıp kendisine doğru çekti. Memur buna hazırlıksız yakalandığından suratını sert bir şekilde demire vurdu. Boğuk bir ses çıkarıp elini burnuna götürdü.
“Bana hemen bir şeyler getir! Dayanamıyorum, krize gireceğim.” dedi Yetkin, dişlerini sıkarak.
Memur kendisini onun elinden kurtarmaya çalışıyordu ama Yetkin şu an o kadar güçlüydü ki, birkaç adam onunla anca baş ederdi. Gerçek anlamda deli kuvveti gelmişti.
“Buraya bakın, yardım edin!” diye bağırdı memur, kendisini Yetkin’in elinde debelenmeye devam ederek. Biraz sonra burnundan kan akmaya başladı.
“Bana hemen mal getir! Beni dinliyor musun? Bana bir şeyler getir...” diye tekrarlıyordu Yetkin. O sırada kapı açıldı ve içeri başak bir memur girdi. Meslektaşının durumunu görünce, bağırarak oraya doğru koştu.
“Bırak onu! Seni adi herif, bırak...”
Memur, arkadaşını onun elinden kurtaramayınca parmaklığın kilidini açıp kapıyı sert bir şekilde itti. Yetkin geriye doğru savrulup yere düşerken, yakasına yapıştığı memur de öne doğru savruldu. Diğer memur Yetkin’e tersten kelepçe taktı ve onu düştüğü yerde o şekilde bırakıp, aşağılayıcı gözlerle seyretti. Biraz önce oraya gelen genç çocuk ise sanki gayet doğal şeyler yaşanıyormuş gibi, tüm olanları ilgisizce seyrediyordu. İki memur oradan çıktıklarında, Yetkin elleri tersten kelepçeli bir halde yerde kıvranıyordu. Bu durum artık dayanılmaz bir hal almıştı. Memurlar onu pataklamamıştı ama bu yaptığının bedeli daha ağır olacaktı. Bunu da biliyordu ama yine de umurunda değildi. Şu an umurunda olan tek şey bir gram uyuşturucuydu. Her ne olursa, şu an öleceğini bilse bile o maddeyi istiyordu. Yektin yerde kıvranırken kapı açıldı ve içeriye iki komiser girdi. Onlardan birini tanıyordu, Tuna komiser. Diğerini de daha önce görmüştü ama adını bilmiyordu. Tuna komiser onu yakasından tutup ayağa kaldırmaya çalıştı ama Yetkin kalkmak için hiçbir hamle yapmadığından dolayı çok ağır gelmiş olmalıydı. Diğer komiser de ona yardım etmek zorunda kaldı. O da Yetkin’in kolundan tutup beraber ayağa kaldırdılar. Tuna komiser onun çenesini kavrayıp sıktı ve kendi suratını onun suratına yaklaştırıp, dişlerini sıkarak söylendi.
“Akıllı olmaya başlasan iyi olur! Yoksa seni bodruma götürüp tüm kemiklerini kırarım, kimse de umursamaz, beni analdın mı?”
Yektin boş gözlerle ona bakıyordu, komiserin söyledikleri onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Ayrıca şu an tüm kemikleri kırılsa bile acı hissedecek durumda değildi. Hatta bundan zevk bile alabilirdi. İki komiser onu sürükleyerek sorgu odasına götürdü. Tuna komiser onu iterek sandalyelerden birinin üzerine oturttu. Sonra karşısına geçip oturdu ve diğer komiserin elinde tuttuğu dosyayı alıp kurcaladı. İçinden birkaç fotoğraf seçip çıkardı ve onun önüne bıraktı.
“Bunlara dikkatli bak. Seni götürdükleri yerde bu adamlardan herhangi birini gördün mü?”
Yetkin önündeki fotoğraflara bakarak bir süre bekledi. Bakışları baygın ve donuktu. Algı kabiliyeti düşmüş, zihni bulanıklaşmıştı. Kafasını toparlamaya çalıştı ama bunun için ihtiyacı olan tek şey şu an elinde yoktu. Onun boş bakışlarına öfkelenen komiser elini sert bir şekilde masaya vurdu. Yetkin yerinden sıçradı. Elleri hala arkadan kelepçeliydi. Fotoğrafı eline alıp incelemek istiyordu.
“Şu kelepçeleri çıkarsanız...” diye geveledi. Konuşurken dilini zar zor döndürüyordu. Tuna komiser Yetkin’in başında dikilen komisere işaret yaptı. Komiser kelepçeleri çıkardığında Yetkin yine de bir rahatlama hissetmedi. Son derece ağır harekelerle fotoğraflardan birini eline alıp, yine boş gezlerle baktı. Sonra umursamaz bir tavırla masanın üzerine fırlattı.
“Bana bir şeyler verin...” diye geveledi.
Tuna bu kez arkaya yaslanarak derin bir iç çekti, başını ve yüzünü sıvazladı. Sıkıldığı ve onu dövmemek için kendisini zor tuttuğu belliydi. Sonra kollarını masanın üzerinde birleştirerek ona yaşlaştı ve tehditkar bir tavırla söylendi.
“Bana o fotoğrafta tanıdığın biri olup olmadığını söyle! Hemen, şimdi.”
“Ne bileyim, uykum var.”
Tuna fotoğraflardan birini elini alıp ayağa fırladı. Onun arkasına geçip boşta kalan eliyle Yetkin’in ensesini kavradı ve olabildiğince sıkarak, fotoğrafı onun burnuna dayadı.
“Burada tanıdığın bir var mı?” diye sorusunu yineledi.
Yetkin omuzlarını kaldırmış, kulağı çekilen küçük bir çocuk gibi sandalyede büzülmüştü ama hala bir acı hissetmiyordu.
“Bana bir parça mal vermeden konuşmayacağım.” dedi Yetkin ısrarla. Ama bu ona pahalıya patladı. Tuna komiser onun saçlarını kavradı ve başını sert bir şekilde masaya vurdu. Sonra başını olabildiğince arkaya doğru eğerek, fotoğrafı tekrar burnun dibine tutu.
“Burada tanıdığın biri var mı?” diye bağırdı, boğazı yırtılırcasına.
Yektin bu kez korkmaya başladı. Gözlerini kocaman açmış, verecek bir cevap düşünüyordu.
“Nasıl tanıdığım biri?” diye sordu sonunda, ama bu da komiseri öfkelendirdi. Tuna onun başını tekrar masaya vurdu ve tekrar fotoğrafı gösterip, yine bağırarak sorusunu yineledi. Yetkin bu kez başında ve suratında hafifi bir ağrı hissetmeye başladı. Ama bu tatlı bir ağrıydı. Tarif edilmesi zor bir acı. Nefes alırken genzine sıvı kaçtı. Muhtemelen burnu kırılmıştı ve komiser başını arkaya yatırdığından dolayı kanlar genzine akıyordu.
“Ben... Ben...” Yetkin konuşurken nefes almakta daha da zorlandığını fark etti. Hem kandan hem de arkaya bükülmüş boğazından. Bir yandan da titreyemeye devam ediyordu. “Şey... Nefes... nefes alam...”
Komiser onun başını bırakıp bir elini masaya dayadı. Ona olabildiğince yaklaşarak sorusunu yineledi. Yekin üzerine baktığından kıyafetinde kırmızı lekeler gördü, gerçekten de burnu kanıyordu. Biraz önce nezarethanede memura yaptığı saygısızlığın cezasını çekiyordu. Tuna komiser onun tanıdığı kadarıyla son derece sakin biriydi, ama Yetkin onu bile bu kadar öfkelendirmeyi başarmıştı. Belki de zaten böyle biriydi ama sakin davranmaya çalışıyordu. Fotoğrafa dikkatle bakmaya, adamları incelemeye başladı. İçlerinden birini tanımaya çalışıyordu. Komisere istediği cevabı veremezse komiser dediğini yapacak ve onda kırılmadık kemik bırakmayacaktı. İki cinayetten yargılanan birini kimse umursamazdı. Fotoğraflar bir güvenlik kamerasından çıkarılmıştı. Birkaç tane siyah adam vardı. Komiser, onu kaçıranlardan birinin fotoğraflarda olup olmadığını soruyordu. Ya da mekanda gördüklerinden herhangi birinin. Ama orada bulunan adamların hepsi birbirinin aynısıydı. Onları nasıl tanıyacak, nasıl ayırt edecekti ki? Çekinerek cevap verdi.
“Ben, bilmiyorum.”
“Yetkin.” dedi Tuna komiser, öfkesini bastırmaya çalıştığı anlaşılan bir ses tonuyla. “Sana yemin ederim, seni o nezarette tutmak ve her gün bu işkenceyi yapmak için elimden geleni yaparım. Asla yorulmam, bundan zevk alırım. Biz senin gibilerle uğraşmaya bayılırız, beni anlıyor musun?”
Yetkin sonunda başını kaldırıp komisere baktı.
“Adamların hepsi birbirini aynısıydı, nasıl tanıyabilirim ki?”
“Ne zırvalıyorsun sen?”
“Hepsi aynıydı komiserim. Sanki bir adamlar çoğalmış gibiydi. Sadece boyları farklıydı, bunları size anlattım zaten. Yalnızca birinin ceketinde şey vardı... Değişik bir şey... Bir de eldiven giyiyordu. Diğerlerinin hepsi aynıydı.”
Tuna komiser doğruldu ve onun karşısına geçip, tekrar sandalyeye oturdu. Yetkin bu kez hiç çekinmeden sordu.
“Bu fotoğraflar börek salonundan mı?”
“Bana seni götürdükleri yeri tarif et.” dedi Tuna, onu duymazdan gelerek. Aynı anda önüne bir defter koyup kalemini hazırladı.
“Edemem.”
Komiser göz ucuyla ona baktı.
“Edemem çünkü... Edemem işte.” diye ekledi Yetkin.
“Yetkin!”
“O an şoka girmiştim, etrafıma pek bakmadım, yolu hatırlamıyorum.” dedi ve durakaldı. O anı gözünde canlandırmaya çalıştıkça, algısı yerine gelmeye başlıyordu. Bunu anlayınca asılında maddenin her şey olmadığını anlamaya başlamıştı. Madde yoktu, alkol yoktu ama hatırlıyordu. “Orada üç bloklu binalar vardı. Karşıda bir deniz, bir de tren rayları.”
“Tren rayları ve deniz mi?”
Diğer komiser sonunda araya girdi.
“Yüksek hızlı tren güzergahı komiserim. Bir sanayi bölgesi, şehir dışında.”
“Biliyor musun?”
“Evet ama orada çok fazla fabrika binaları var. Tam olarak hangisine götürdüğünü onun söylemesi gerek.”
“Tamam.” dedi Tuna ve önündeki dosyayla defteri topladı. “Bugün cesetler için yer gösterme yapacaksın, yarın da bizi o binaya götüreceksin.”
Yetkin gözlerini kocaman açtı.
“Hayır... Hayır komiserim, bunu yapamam. Beni öldürürler!” diye söylendi korkuyla.
“Kes sesini!” dedi Tuna ve diğer komisere döndü. “Şunu nezaret haneye gönder!” diye emretti. Sonra odadan çıkıp gitti. Diğer komiser de onu önce revire götürüp burnuna baktırdı. Sadece çatlak vardı, bu yüzden hastaneye götürmeye gerek duymadılar. Şimdi gideceği yer tekrar nezarethaneydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)