Ölüler ve Diriler (Bölüm 13/II)


“Sence inandırıcı mıydı?” diye sordu Mürit, masasına otururken.
“Sence?”
“İyi de neden bu kadar önemli bilgileri hiçbir karşılık istemeden versin ki?”
“Karşılıksız vermedi, şartlarım var dedi. Unuttun mu?”
“Ah evet. Savcıyla görüşeceğim, hem şu cesetleri gömdüğü yerleri göstersin hem de bahsettiği adamların mekanını.”
“Ben de evine inceleme ekibi göndereceğim. İşe bak! Yılların katil uzmanı katil oldu ama saçma sapan hatalar yaptı.”
Mürit, Yetkin gibi insanların işledikleri suçlarla uğraşmak istemediğini hatırladı. Onlar profesyoneldi ve bir suç işlerlerse, onun bir suç olduğunun bile anlaşılmayacağını düşünmüştü ama yanılmıştı. En büyük hataları o yapmıştı. Hiçbir katil onun kadar beceriksiz, onun kadar aptalca hatalar yapamazdı. Emniyetteki işlerin bitirince kardeşini görmeye gitti. Hala göz altında olduğunu biliyordu. Onun tutulduğu karakola gidip nezaret haneye girdi Özgür bir köşeye sinmiş uyukluyordu. Burada ondan başka hiç kimse yoktu. Soğuk, ıssız ve sessizdi. Ürkütücü bir ortamdı. Biraz da bakımsızdı. Semt karakollarının nezaret haneleri daha ürkütücü oluyordu. Mürit demir parmaklıklara yaklaşıp kardeşine seslendi.
“Özgür, uyan.”
Ses yoktu, kımıldama da. Tekrar seslendi.
“Özgür... Benim, uyansana!”
Sesi yankı yapıyordu, bu da ortamın daha gerici olmasına neden oluyordu. Sonunda kardeşi uyandı, gözlerini açıp ona baktı. Sonra yayıldığı yerde biraz toparlandı ama kalkmadı.
“Buraya gel.” dedi Mürit. Özgür durup bir süre ona baktı, koktuğu bir şey olduğu belliydi ama ondan mı kokuyordu yoksa başına geleceklerden mi belli değildi. “Tamam, orada kal ama bana neler olduğunu anlat.”
Özgür başını öne eğdi. Bir süre o şekilde durduktan sonra sonunda konuştu, ama işe yarar bir konuşma değildi bu.
“Git buradan abi. Sen beni kurtaramazsın, beni kimse kurtaramaz.”
Mürit bunu duyunda içi titredi. Kardeşinin bu haline üzülüyordu ama bir yandan da ona öfkeliydi. Yediği haltları düşündükçe, onun bu yaşadıklarını hak ettiğini düşünüyordu. Mürit onu ne kadar beladan uzak tutmaya çalışırsa, kardeşi o kadar belaya bulaşıyordu. Mürit’in yapabileceği bir şey kalmamıştı, herkes yaptığının cezasını çekmeliydi.
“Bana hiçbir şey anlatmadın Özgür. Belki ben kurtaramam ama bir çaresini buluruz, anlat bana.”
Özgür bir süre daha oturduğu yerde kaldı. Sonra ağır ağır ayağa kalktı ve yine ağır ağır parmaklıklara yaklaştı. Başı önde, göz ucuyla Mürit’e bakıyordu.
“Şey... Ben şey yapıyorum...” diyerek, konuşmaya başladı Özgür. Mürit onun konuşmasını bekledi.
“Uyuşturucu kullanıyorum.” dedi aniden. Mürit bunu duyunca öfkeden deliye döndü. Bir elini parmaklıkların arasından sokup onu tutmaya çalışıyor, aynı anda bağırarak söyleniyordu.
“Ne yapıyorsun? Seni adi! Benim alın terimle kazandığım parayı o boklara mı veriyorsun? Adi pislik! Gel buraya...”
Özgür kendisini aniden geriye atmış, öylece durmuş, Mürit’e bakıyordu. Mürit ise hala onu yakalamaya çalışıyordu ama yetişemiyordu, onu dövmezse içi rahat etmeyecekti. Bir memura seslenip kapıyı açmasını istedi ama memur onun isteğini geri çevirdi.
“Seni alçak! Ben seni bu boklardan uzak tutmaya çalıştıkça sen bokun içine giriyorsun. Kime çektin sen ha? Kime çektin? Bu boku kimden gördün de özendin.”
“Bu yüzden sana bir şey anlamıyorum abi! Sana hiçbir şeyimi anlatamıyorum.” diyerek bağırmaya başladı Özgür. “Ne zaman bir şey anlatsam ya azarlıyorsun ya hakaret ediyorsun ya da dövüyorsun. Ben seninle nasıl konuşayım, derdimi nasıl anlatayım? Annem böyle mi yapıyordu? Sen bunu kimden gördün de özeniyorsun?”
Mürit donup kaldı, boş gözlerle Özgür’e bakıyordu, söyleyecek söz bulamadı. Kardeşi haklıydı, hiçbir zaman onu adam akıllı dinlememişti, hiçbir zaman konuşması için ona güven vermemişti. Bir insan başına gelecekleri bile bile neden konuşsun, neden derdini anlatsın ki?
Mürit kendi etrafında bir tur attı, alını sıvazladı ve derin bir iç çekti. Evet, annesi böyle yapmıyordu. O ne olursa olsun onu dinliyor, anlamaya çalışıyordu. Babasız büyümelerine rağmen anneleri ölene kadar onlara hem bir anne hem de bir baba gibi davranmış, baba yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapmıştı. Ama anneleri de gidince bir başlarına kalmışlardı. Mürit hiçbirinin yerini dolduramamıştı. Kardeşine ne annelik ne de babalık yapamamıştı. Sonunda da onun hırsızlık yaptığına, suçtan suça karıştığına, baskın yaptıkları bir mekanda saklanırken yakalandığına şahit olmuştu ve şimdi ona demir parmaklıkların arkasından bakıyordu. Üstelik zamanında onu korumak için çabalamasına rağmen asla koruyamamıştı. Defalarca polislerin elinden kurtarmıştı ama bu kez onu kendi elleriyle teslim etmişti. Kardeşinin, gözlerinin önünde yok oluşunu seyrediyordu, hepsi bu.
“Başıma gelen bütün bu şeylerin tek sorumlusu uyuşturucu ya da karakterim değil, sensin abi.” diye ekledi Özgür.
Mürt durdu. Bir elini demir parmaklıklara diğer elini beline dayamış, gözlerini tek noktaya sabitlemişti.
“Haklı olabilirsin ama benim elimden bu kadarı geliyor.” dedi Mürit, kısık sesle. Özgür parmaklıklara yaklaştı ve elleriyle demirleri kavrayıp, başını demirlerin arasında yapıştırdı.
“Ondan bahsetmiyorum abi, belki kendince benim için çok şey yaptın ama ben seni korumaya çalıştım.”
Mürit göz ucuyla ona baktı.
“Ne saçmalıyorsun sen?” diye sordu, kaşlarını çatarak.
“Sana her şey anlatacağım ama bunu senden başka kimse bilmeyecek. Yoksa beni öldürürler, beni anlıyor musun? Beni yaşatmazlar, senin de işini bitirirler!”
Mürit iyice meraklanmaya başlamıştı. O da kardeşine yaklaştı ve sordu.
“Sen neyden bahsediyorsun? Doğru düzgün anlatsana!”
Özgür ses tonunu alçaltarak devam etti.
“Bu başıma gelenler çok saçma! Bana inanmaya bilirsin ama bunlar gerçekler. Birinden mal almaya gitmiştim. Oradaki dövmeli adamlardan biriydi. Adam bana bir şeyler göstermek istediğini söyledi. Lanet olası ayaklarım kırılsaydı da gitmeseydim... Oraya gitmemeliydim, bunu kabul etmemeliydim. Beni o depoya götürdü. Sonra bana orada birkaç suç aleti gösterdi. Onlarla adam öldürüldüğünü, kendilerinin de o suç aletlerini yok etmekle görevli olduklarından bahsetti. Hepsini gördüm abi, bütün aletleri gördüm. Hepsi kanlar içindeydi. Bir sürü tuhaf aletler vardı.”
Mürit gözlerini kocaman açarak ona baktı, sonra onunla aynı ses tonuyla sordu.
“İyi de neden onları sana gösterdiler ki?”
“Para için.”
“Ne?”
“Bana onları gösterdikten sonra benimle anlaşma yapıtlar. Suç aletlerini gördüğüm ve yaptıklarını öğrendiğim için artık beni serbest bırakamayacaklarını, öldürmek zorunda olduklarını söylediler.”
“Bunların parayla ne alakası var?”
“Beni bırakmaları için her şeyi yapabileceğimi söyledim, onlar da ya beş yüz bin lira para verirsin ya da ölürsün dediler. Benden bu şekilde para istediler. Ama bunu yaparken seni de bitireceklerini söylediler.”
“Nasıl?” diye sordu Mürit, kaşlarını çatarak. Kardeşinin bu anlattıkları onun iyice ilgisin çekmeye başlamıştı.
“Onlar seni tanıyorlar, benim için yaptıklarını biliyorlar. İkimizi de izlemişler. Eğer onlara istedikleri parayı vermezsem beni senin evinde, senin silahınla öldüreceklerini söylediler. Böylece ben mezara sen de hapse girecektin. Bunları polislere anlatırsam, bir sonraki cesedin beyaz parçalarının benimkiler olacağını söylediler.”
Mürit aniden irkildi, geriye çekildi ve kardeşini baştan aşağı süzdü. Onun doğru söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu. Özgür’ün elleri titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Suratı kıp kırmızı olmuştu. Büyün bunlar korkudan mıydı yoksa yoksunluk krizinden miydi belli değildi. Sonra başını özne eğdi ve düşündü. Depoda bulunan tuhaf aletleri hatırladı. Kardeşinin anlattıkları doğru olabilirdi. Eğer tüm o suçları sırf kendisini ve Mürit’i korumak için işlediyse, Mürit bu vicdan azabıyla nasıl yaşayacaktı? Hayır, vicdana azabı çekmesine gerek yoktu. Kardeşi ona hiçbir zaman hiçbir şey anlatmamıştı. O bir şey anlatmadan Mürit derdini nereden bilecekti ki? Ama özgür ona neden bir şey anlatmadığını da söylemişti ve bu da Mürit’in suçuydu. Mürt vicdanıyla yüzleşmeyi daha sonraya bıraktı. Şimdi önceliği, bu konuyu detaylıca araştırmak ve kardeşini korkutmaktı.
“Bütün bunları savcıya ve mahkemeye de anlatır mısın?” diye sordu Mürit.
“Hayır.” dedi Özgür, net bir şekilde.
“Bunu yapmazsan sana nasıl yardım edebilirim?”
“Anlatamam çünkü elimde hiçbir kanıt yok. Onlara bunu nasıl kanıtlayacağım. Onlara hiçbir şey olamaz, üstüne bir de bunları anlattığım için ikimizin de işi biter!”
“İkimize de bir şey olmayacak, senin bunları anlatman lazım Özgür. Benim anlatmam bir şey ifade etmez.”
“Hayır dedim abi, ısrar etme. Kendini düşünmüyorsan beni düşün.” Özgür bunları yalvarır bir tavırla söylüyordu, doğru söylediği her halinden belliydi. Herifler sırf onu avuçlarının içine almak için onlara işledikleri suçları anlatmış, bu sayede tüm istediklerini yapmaya mecbur bırakmışlardı. Mürit’in aklına bir detay takıldı.
“Sana bir sonraki cesedin parçası olacağını mı söylediler.” diye sordu.
“Bir sonraki kurbanın beyaz parçalarının benimkiler olacağını söylediler.”
Seri cinayetler... Sorguladıkları dövmeli adam da bir siyahın daha öleceğinden bahsetmişti. Acaba bu olayın onlarla bir ilgisi var mıydı? Yoksa bu olayı kullanarak ona göz dağı vermeye mi çalışıyorlardı?
“Bu olay tam olarak ne zaman başladı? Yani sana o suç aletlerini ne zaman gösterdiler.”
“Yaklaşık iki ay önce.” Cinayetler başlamadan ya da en azından cesetler bulunmadan, medyaya hiçbir bilgi verilmeden önce. Bu olay daha ilginç bir hal almaya başlamıştı.
“Orada gördüğün aletleri hatırlıyor musun? Bana tarif edebilir misin?”
Özgür durdu ve bir süre düşündü. Sonra yere bakarak, elleriyle hareketler yaparak aletleri tarif etmeye başladı.
“Garip bir alet vardı, onu unutmam. Kılıç gibi uzun bir bıçağı vardı. Bıçağın keskin olan kısmı, içe doğru yarım daire şeklindeydi. Bıçağın kulp kısmına elektrikli testere motoru takılmıştı galiba. Ya da ona benzer bir şey. Tuhaf bir şeydi. Her yeri kanla kaplıydı. Ben dalga geçtiklerini düşündüm. Belki de beni korkutmak için şaka yapıyorlardır diye düşündüm ama şaka değildi. Bana fotoğraf bile gösterdiler.”
“Ne fotoğrafı?”
“Bir kurbanın fotoğrafını.” Özgür göz ucuyla ona baktı. “İlk kurbanın boyanmadan önceki halinin fotoğrafını abi. Onlar seri katili tanıyorlar, onun hizmetini yapıyorlar, ona yardım ediyorlar.”
Mürit’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Önce Yetkin şimdi kardeşi. Ama en önemli tanık, en önemli kaynak kardeşiydi. Elinin altındaydı ama Mürit onu hiçbir zaman karşısına alıp adam gibi konuşmadığı için hiçbir şey bilmiyordu. Bu yüzden katili daha hızlı yakalama şansları varken ikinci kurban ortaya çıkmıştı. Hatta belki de yeni bir kurban daha hazırlanıyordu. Mürit’in bu duyduklarını sindirmesi ve bir yere oturtması biraz zaman aldı. Nereden başlayacağını, ne yapacağını bilmiyordu. Kardeşini ve kendisini nasıl koruyacağını bilmiyordu. O adamların seni cinayetlerle bağlantılarını nasıl kanıtlayacağını bilmiyordu. Sadece katile yaklaştıklarını biliyordu. Üstelik disiplin cezası almıştı ve belki iki hafta boyunca görevden uzaklaştırılacaktı. O süre içinde de onun bildiklerini bilmeyenler bu olayı daha da uzatacak, daha karmaşık bir hale getirecekti. Kardeşine şimdilik sessiz kalmasını, o söylemeden hiç kimseye bir şey anlatmamasını söyleyerek karakoldan ayrıldı. Evine kadar yürümeye karar verdi. O sırada gece vardiyasında kalan Can’ı aradı. Telefon ikinci çalışta açıldı.
“Başkomiserim, bir şey mi oldu?”
“Sorguladığımız şu adamlar var ya... Depodan aldıklarımız.”
“Evet.”
“Onları tutabildiğiniz kadar tutun.”
“Serbest bıraktık, hepsi gitti.”
Mürit öfkeden deliye döndü.
“Kime sordunuz da serbest bırakıyorsunuz? Ben size serbest bırakın dedim mi?” diye bağırdı yolun ortasında. Bira kaç kişi dönüp ona baktı ama Mürit şu an etrafında olan biten hiçbir şeyin farkında değildi.
“Amirim emir verdi biz de bıraktık. Adamları elimizde tutmak için hiçbir sebep yoktu.”
Mürit şu an mantıklı düşünemediğinden dolayı bu kadar öfkelenmişti. Şimdilik ellerinde bir şey yoktu. Aletler henüz incelemedeydi ve kayda değer bir sonuç çıkmadan onları göz altında tutamazlardı. Üstelik emri veren kişi amirleriydi, Mürit’in bu konuda söz hakkı yoktu.
“Ne oldu? Sen neden bu kadar sinirlisin?” diye sordu Can. Mürit ona bir şey söylemeden telefonu kapattı. Bunu birilerine anlatmalıydı ama kime? Kardeşiyle kendi başını yakmadan bu olayı nasıl çözecekti bilmiyordu. Bugün işten çıkar çıkmaz Gamze’den hesap sormak için onu bulacaktı ama şu an silahını, kimliğini ve Gamze’yi tamamen unutmuştu. Ayrıca tutanak tutturmuştu. O silahla herhangi bir suç işlense bile Mürit artık bundan mesul değildi. Ama yine de ona yaptıklarının hesabını soracaktı. Evine girer gitmez haberlere baktı ama onların soruşturmasıyla ilgili yeni bir haber göremedi. Yetkin mezarlıkta katili gördüğünü ve bir cesedin uzvunu çaldığını söylemişti. Üstelik katilin ilk iki kurbanla aralarında bıraktığı süre de çoktan geçmişti. Yeni bir kurban çıkması an meselesiydi. Şehirde, hatta ülkede bulunan siyahi katillerin listelerini bulmaya çalışıyorlardı ama şimdilik bir şey bulamamışlardı. Onlar bir şey bulamadıkça katil daha da güçleniyor daha da ilerliyordu. Ve onlara sadece katilin arkasını temizlemek kalıyordu. Yetkin’in dediği gibi, onu bir süre sokağa salmak zorunda bile kalabilirlerdi. En önemli yem oydu. Katil onu bulmuştu, onun peşine düşmüş, onunla buluşma bile ayarlamıştı. Yetkin’i ellerinden geldiğince kullanmaları gerekiyordu. Bir de onu kaçırdıklarını söylediği siyahlar vardı. Onlar da şehrin altını üstüne getiren grupları yönetenler olabilirdi. Ya da bam başka birileri... Bunu da henüz bilmiyordu. Ama Yetki’den katili bulmasını istediklerine göre, sokakları dağıtan gruplarla bir alakaları yoktu. Onlar çocuk gibi etrafı dağıtmak yerine suçun kaynağına inmeye, olayı kökten bitirmeye çalışıyorlardı. Mantıklı. Yetkin’in yapmaya çalıştığı şey de buydu. En azından yapacağını söylediği şey ama herif bunları yapmak yerine cinayet işlemişti. Mürit’in anlayamadığı şey Yetkin’in bu kadar mantıksız bir adam olmasına rağmen en önemli bilgilerin onun elinde olmasıydı. Gerçekten dediğini yapıp işine odaklansaydı, belki de katil şu an ellerinde olacaktı. Ama o eski karısıyla onun sevgilisini boğazlamayı tercih etmişti. Alçak herif! o insanlar ölmeyi hak edecek ne yapmış olabilirlerdi ki? Üstelik kadın, eski kocası tarafından öldürülmüştü. Eğer çocukları varsa, o çocukların durumlarını düşünemiyordu. Mürit tekrar Can’ı aradı. Saldırı yapılan börek salonunun önünde ondan bilgi isteyen gazetecinin numarasını bulmasını ve kendine vermesini söyledi. Saat gecenin on biri olmuştu. Bir süre sonra istediği numara telefonuna mesaj olarak geldi. Mürit saate aldırmadan numarayı aradı. Gazeteci gece kuşu olmalıydı, ilk çalışta telefonu hemen açtı. Sesi oldukça dinç geliyordu.
“Alo... Buyurun...”
“Ben Mürit başkomiser, hatırladın mı?”
“Ah evet başkomiserim. Buyurun, size nasıl yardımcı olabilirim?”
Adam sanki bu aramayı bekliyormuş gibi fazla şaşırmamış, numarasını nereden bulduğunu sormamıştı. Belki de artık iş birliği yaptıklarını düşünüyordu. Ayrıca Mürit’in polis olduğundan dolayı istediği tüm bilgilere kolayca erişebileceğini biliyordu.
“Şu börek salonu saldırısıyla ilgili aradım. Yaralıyla hiç görüştün mü?”
“Genç çocukla mı? Hayır başkomiserim, hiç görüşmedim.”
“Genç bir çocuk olduğunu nereden biliyorsun o halde?”
“Oradakilerden duymuştum. Bir sorun mu var?”
“Evet, bir sorun var. Haberlerde, bu olayla ilgili basına hiç vermediğimiz bilgilerin yayınlandığını gördüm, oradaki tek gazeteci sendin.”
“Evet, tek gazeteci bendim.”
“Ben sana sadece benim verdiğim bilgileri yazman gerektiğini söylemiştim.”
“Ben de öyle yaptım başkomiserim. AY gazetesinin son iki sayısının üçüncü sayfalarını inceleyin, sizin verdiğiniz bilgiler dışında hiçbir şey yazmadım.”
“Yazmamış olman basına bilgi vermediğin anlamına gelmez.”
“Bakın başkomiserim, bahsettiğiniz genç ile hiç görüşmedim. Basına da sizin bana anlattıklarınızın dışında hiçbir şey vermedim. Açıkçası iki gündür televizyona hiç bakamadım. Tam olarak ne anlatılmış?”
Mürit, adamın doğruyu söyleyip söylemediğini telefon konuşmasından anlayamazdı. Bu yüzden onunla daha fazla uğraşmamaya karar verdi. Budan sonra hareketlerine ve yazdıklarına dikkat etmesi gerektiği konusunda onu uyarıp telefonu kapattı. En iyisi hastanedeki genç ile görüşmekti. Bir de kardeşinin bahsettiği olay vardı. Aklı hala oradaydı. Tam düşüncelere daldığı sırada telefonu çaldı. Arayan Tuna idi. Bu adam hiçbir zaman hayırlı bir haber vermek için aramıyordu. Bu yüzden içine sıkıntı düştü, yine kötü bir şey olmuştu.
“Alo...”
“Sana bir haberim var.”
“Adamları tekrar göz altına mı alacağız?” diye sordu mürt heyecanla.
“Boş ver şimdi onları... Cesetleri bulundukları yerlere bırakan kişiyi bulduk, şu an emniyete getiriyorlar, haberin olsun dedim.”
Mürit heyecanla oturduğu yerden fırladı. Diğer adamlarla ilgili bir gelişme olmasa da bu da büyük bir gelişmeydi.
“Hemen geliyorum.” dedi ve telefonu kapattı. Montunu almak için yatak odasına gittiğinde, birkaç gün önce parçaladığı ve hala yerlerde duran telefonun parçalarından biri ayağına battı. Canı fena yandı ama acısını bastırmaya çalıştı. Hazırlandığı evden çıktı ve aracına binip emniyete sürdü. Yakalandıkları kişi eğer mezarlığa da giden kişiyse, belki Yetkin onu teşhis edebilirdi. Bir de Yetkin’in kendi aracının bagaj kapağından aldığı parmak izleri vardı. O izleri de yakaladıkları kişinin parmak izleriyle karşılaştıracaklardı, ama oradan bir şey çıkacağını sanmıyordu. Yakaladıkları adamın katil olduğunu da sanmıyordu. Bu kadar titiz ve profesyonel iş yapan bir katil, böyle basit bir hata yapmazdı. Gerçi Yetkin’de profesyoneldi ama en aptalca hataları yapmıştı. Herkes hata yapardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)