Ölüler ve Diriler (Bölüm 13/I)


Demir parmaklıkların dibinde yere oturmuş, dizlerini karnına çekmiş öylece oturuyordu. Başını bir an olsun kaldırmamıştı. Bu korkunç, tuhaf heriflerle göz göze gelmek istemiyordu. Hepsi korkunç görünüyordu. Buradaki sorgusu bittikten ve mahkemeye çıktıktan sonra, son durağının ceza evi olacağını biliyordu. Artık yaptıklarını inkar etmesi, yalan söylemesi ya da kendisini savunmaya çalışması hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Polisin elinde çok güçlü bir kanıt vardı. Belki evini de inceleyecekler ve orada gerçekleştirdiği vahşetle ilgili kanıtlar bulacaklardı. Hatta sarhoş kafayla düşünemediğinden, cesetleri yok etmek için mezarlığa giderken yanına aldığı telefonunun sinyallerini de inceleyeceklerdi. Belki alt komşusu ihtiyar bile konuşacaktı. Kendisini şimdiden ceza evine hazırlamaya çalıştı. Ama oraya girerse yapamayacağı şeyler vardı. Belgeseller ve filmler seyredemeyecek, istediği kitapları ve kendi el yazmalarını okuyamayacaktı. En önemlisi de seri siyahi cinayetleriyle ilgili geçmişe dönük araştırma yapamayacak, bu olayın kaynağını hiçbir zaman öğrenemeyecekti. En çok düşündüğü şey ise DVD’leri ve el yazmalarıydı, onlara ne olacaktı? Belki de polisler onların hepsine el koyacaktı. Belki de imha edeceklerdi. Hayatının çalışmalarını, yaşama sebebini elinden alacaklardı. Hazinelerini kaybettikten sonra yaşamasının ne anlamı kalıyordu ki? Alkol ve uyuşturucu almadan yaşamanın ne anlamı vardı? Şu an onu rahatlatan tek şey onu kaçıran siyahlardan kurtulmuş olmasıydı. Artık polise o siyahları da mezarlıkta karşılaştığı katili de gönül rahatlığıyla ispiyonlaya bilirdi. Hatta bu bilgilerin karşılığında, cezası için indirim anlaşması bile yapabilirdi. Biraz düşününce bu anlaşma fikrinin mantıksız olduğuna karar verdi. İki tane cinayet işlemişti, yapacağı hiçbir anlaşma onu kurtaramazdı. Ama en azıdan içeride biraz rahat etmesini sağlayabilirdi. O yakalandıysa diğerleri de yakalanacaktı, onun özgürlüğü elinden alınıyorsa onlarınki de alınacaktı. O hapse girerken diğerlerinin dışarıda özgürce dolaşmasına izin vermezdi. Polise her şeyi anlatacaktı. Belki ona korkak ya da ispiyoncu diyeceklerdi ama olsun, bu umurunda değildi. Kızları da umurunda değildi. Nasıl olsa onu adam yerine bile koymuyorlar, anneleri söz konusu olmadıkça onunla muhatap olmuyorlardı. Kim bilir onun hakkında ne düşünüyorlar, ondan ne kadar nefret ediyorlardı... Derin düşüncelere o kadar çok dalmıştı ki, bir ara nerede olduğunu unutup başını kaldırdı ve etrafa bakındı. O sırada oturaklarda oturan adamlardan biriyle göz göze geldi. Adamın korkunç suratını görünce tüyleri ürperdi, başını aniden tekrar öne eğdi. Bu hareketi, dışarıdan bakılınca oldukça komik görünüyordu.
“Bu bok yerden ne zaman çıkacağız?” diye sordu içlerinden biri. Bir diğeri karşılık verdi.
“Bizi gönderirken suratlarındaki o ifadeyi görmeyi çok istiyorum.”
“Aptallar! Ne bok yediklerinin farkında değiller. Hiçbir şey bulamayacaklar. Biz her şeyi ulu orta yapacak kadar salak mıyız?”
Yetkin gözlerini kocaman açtı. Bu söz bir itiraf niteliğindeydi. Adamları burada her ne için tutuyorlarsa hiçbir delil bulamayacaklardı, ama onlar aslında şüphelenilen o suçu işlemişlerdi. Acaba neden buradaydılar? Suçlandıkları konu neydi çok merak ediyordu. Onlarla muhatap olmamak, gözlerine batmamak için dikkat etmeye çalışıyordu. Onları dinlemeye devam etti. Burada ne konuşurlarsa her şeyi polislerle anlatacaktı, bundan sonra kendi menfaati için her şeyi yapacaktı. Gözlerini Yetkin’e diken adam araya girdi.
“Şu sümsüğün yanında konuşmayın. Ne olur ne olmaz.” Diğeri ona karşılık verdi
“Şunun haline bak, kendine hayrı yok. Bu aptal bir halttan anlamaz.”
Yetkin sırıttı. Asıl aptal onlardı. Yetkin’in kim olduğunu, bir kelimeden bile neler çıkaracağını bilmiyorlardı. Onlar konuşmalarına devam ederken, Yetkin olduğu yerde uyuyup kaldı. Burada, bu heriflerle aynı ortamda uyumak canına susadığı anlamına geliyordu. Gözlerini açtığında adamlar hala oradaydı. Hepsi oturdukları yerde dimdik duruyor, kendi aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Hepsi enerji doluydu. Yetkin burada uyurken onlar da uyumuş muydu yoksa birer zombi gibi uykusuzluğa alışkınlar mıydı anlaşılmıyordu.
Yetkin onlarla göz temasından kaçınmak için başını yine öne eğdi. O sırada bir memur demir parmaklıkların kilidini, sonra da kapıyı açtı. Yetkin demir parmaklıklara yaslandığından yere, memurun ayaklarının dibine yapıştı. Sonra söylenerek ağır ağır doğruldu.
“Kalk bakalım, sorguya gireceksin.” dedi memur, emreden bir tavırla. Yetkin bir süre daha olduğu yerde durdu, sonra demirliklere tutunarak ağır ağır ayağa kalktı. O sırada dövmeli adamlardan bir araya girdi.
“Başkomisere selam söyle.”
Yetkin adama kaçamak bir bakış atıp önüne döndü, başı önde, hantal bir şekilde memur ile beraber yürümeye başladı. Sorgu odasına girip masaya oturdu ve beklemeye başladı. Çok sıkıcı bir bekleyişti bu. Onu sorgulayacak olan polisler gelene kadar biraz daha uyumak istedi. Kollarını masanın üzerine, başını da kollarının üzerine koyup gözlerini kapattı. Tam o anda kapı açıldı, Yekin aniden sıçradı. Başını kaldırdığında, karşısında Tuna komiser ile Mürit baş komiseri gördü. Başını tekrar öne eğdi. Mürit onun karşısına geçip otururken, suratında öfke ile hayal kırıklığı karışımı bir ifade vardı. Tuna komiser de dışarından getirdiği bir sandalyeyi Mürit’in yanına koyup oturdu.
“Neler oluyor, anlat bakalım...” diyerek, konuşmaya başladı Mürit başkomiser. Yetkin’in hakkında duyduklarına çok şaşırmıştı anlaşılan. Onun gibi insanlardan her şey beklenebilirdi. Ama onun gibi bir kariyer geçmişi olanlardan beklenemezdi. Mürit başkomiserin şaşırdığı şey de bu olmalıydı. Yetkin itiraz etmek, iftira atıldığını söylemek ya da bir sürü yalan uydurmak istemedi. Bunlarla uğraşamazdı, gerçek neyse onu söyleyecekti. Artık her şeyin bitmesini, gerçeklerin açığa çıkmasını istiyordu. Ancak bu şekilde rahat bir nefes alabilirdi. Vicdan azabı çekmiyordu. Sadece artık bir şeyleri saklamaya çalışmaktan yorulmuştu.
“Ne duyduysanız doğru. Ne diyebilirim ki?”
Mürit başkomiser masanın üzerinden ona doğru yaklaştı.
“Bu doğru mu yani, gerçekten cinayet mi işledin?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Evet, bunu yaptım. Hem de iki kere."
Mürit ile Tuna, şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Onun bu kadar açık sözlü olmasını, suçunu hemen itiraf etmesini beklemiyorlardı anlaşılan.
“İki cinayet mi?” diye sordu Tuna komiser.
“İki cinayet... Hem eski karım hem de onun sevgilisi. İkisini de ben öldürdüm, kendi evimde.” Yetkin iki elini havaya kaldırıp parmaklarını oynattı. “Kendi ellerimle.” diye ekledi.
Mürit geriye yaslandı.
“Montundaki kan izlerinin sebebi bu demek...”
“Evimi mi karıştırdın? Bunu nasıl yaparsın? Eşyalarıma nasıl dokunursun?” diye bağırdı Yetkin bilinçsizce.
“Ayrıca evin her yeri leş gibiyken, koridor ve oturma odasının neden temiz olduğu da anlaşıldı. Bir de evdeki koku... Ben de diyorum bu koku bana bir yerden tanıdık geliyor, ama nereden?” dedi Mürit başkomiser, düşünceli gözlerle onu seyrederken.
Tuna komiser araya girdi.
“Bunları neden yaptın, onları neden öldürdün?”
Yetkin hiç duraklamadan cevap verdi. Duraklamak ve düşünmek yalancıların işiydi, o olanları olduğu gibi anlatacaktı, bu yüzden düşünmesine gerek yoktu.
“Yeliz, eski karım. Beni tahrik etti, bana ağza alınmayacak hakaretler etti. Ben de dayanamadım, onu boğarak öldürdüm. Ama sadece öldürdüm. Direk... Ona hiçbir işkence yapmadım. Niyetim kötü olsaydı ona işkence yapardım.”
Mürit başkomiser elini sert bir şekilde masaya vurdu.
“İşkence etmemeden öldürmüş olman vicdanlı olduğunu mu gösteriyor yani?”
Yetkin yutkundu. Bu savunmayı Aileen Wuornos’dan öğrenmişti. Tıpkı onun duruşmasında olduğu gibi burada da işe yaramamıştı.
Tuna komiser tekrar araya girdi.
“Öldürdükten sonra ne yaptın peki?”
“Aslında ilk başta öldüğünü düşünmedim, anlayamadım yani. Bu yüzden bir gece bekledim. Ertesi gün baktığımda hala bıraktığım gibiydi. Öldüğünü o zaman anladım. Onu nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim. Ne yapacağımı da... Bu yüzden ceset birkaç gün evimde kaldı. O yüzden ev o kadar kötü kokuyordu.”
Mürit başkomiser yüzünü buruşturdu. Cesetten veya kokusundan mı iğrenmişti yoksa Yetkin’den mi anlaşılmıyordu. Yetkin devam etti.
“Onun paralarını aldım. Telefonunu bir AVM’nin bahçesindeki saksılardan birine bıraktım. Ceset hala evimde, olduğu yerde duruyordu. Bir gün sevgilisi geldi. Ona, evimden gitmesinin daha iyi olacağını söyledim ama beni dinlemedi, zorla evime girdi. Sonra cesedi gördü. Bana, cesedi yok etmem için yardım etmeyi teklif etti. Görüyor musunuz, bir de adam olacak... Adamın sevgilisi ölmüş ama o katile saldıracağı yerde, kendi hayatını kurtarmak için cesedi ortadan kaldırmaya yardım etmeyi teklif ediyor. Böyle adi adamlar var.”
“Onu nasıl öldürdün?” diye sordu Tuna.
“Mutfaktan bir bıçak aldım, boğazını kestim. Arka arkaya... Gözlerimin önünde can çekişti. Her yeri mahvetti, her yer kan gölüne döndü.”
Yetkin bunları anlatırken gözü bir noktaya sabitlendi. Adamı öldürdüğü o an gözlerinin önünde canlandırdı. Adamın yerde can çekişmesi, boğazından fışkıran kanlar, kırmızıya boyanan zemin ve duvarlar. Bir yandan iğrenç, diğer yandan da heyecan verici. Yetkin o an biraz tedirgin olmuştu ama şimdi düşününce, olay gayet heyecan vericiydi. İmkanı olsaydı o adamı bir daha öldürürdü ama bu kez zevk için öldürürdü. Adamın çığlıkları, yerde can çekişerek kıvranışı, kesikten çıkan buharı, fışkıran kanı ve kokusunu... Tüm bunları dikkatle seyredip zihnine iyice kazırdı. Biraz düşünce aslında adamı öldürmekten zevk aldığını değil öldürmekten zevk aldığını anladı. Bunu anlayınca hemen düşüncelerini dağıtmaya çalıştı. Bunu ne kadar çok düşünürse o kadar dayanılmaz bir dürtü hisseder, beyni, bedenini onun kontrolü dışında kullanır ve sırf bu dayanılmaz dürtüyü eyleme dökmek ve o zevki tekrar tatmak için ona tekrar cinayet işletirdi. Seri katiller bu yüzden seri katil oluyorlardı. İlk cinayetlerinin ardından bu eylemi tekrar gerçekleştirmek için dayanılmaz bir dürtü hissediyorlar, istek duyuyorlardı. Bu dürtüleri bastıramadıklarından dolayı da öldürmeye devam ediyorlardı. Her cinayetlerinin ardından daha rahat hareket etmeye başlıyorlardı. Bir süre sonra da artık hiçbir şey hissetmiyorlardı. Yetkin’de seri katil sıfatına sahip olmuştu, arada soğuma evresi bırakarak iki cinayet işlemişti. Bundan sonra işleyeceği hiçbir cinayet onun hayatını daha kötü etkileyemezdi. Zaten bu iki cinayetten dolayı hapisten asla çıkamayacaktı. Dışarıda kaybedecek bir şeyi yoktu. Vicdan azabı da çekmiyordu. Tüm bunları düşününce, aslında tekrar cinayet işlemesi için önünde bir engel olmadığını anladı. Ama bundan sonra işleyeceği hiçbir cinayeti, ilk iki cinayeti gibi olmazdı. Onları tesadüfen işlemişti, anlık gelişen olaylardı. Planlayarak yapmamıştı, acemiydi ve kolayca yakalanmıştı. Bundan sonraki işleyeceği cinayetleri sadece zevk için olacaktı. Planlayacak ve öldürecekti, bu kadar basit. Hayır... Hayır... Hayır... sus... diye söylendi kendi kendine. Ellerini yumruk yapıp başına dayamış, kendi kendini yumrukluyordu. Bu düşünceleri kafasından atmaya, zihnini susturmaya çalışıyordu.
“Sonra?” diye sordu Mürit başkomiser.
“Sonra onu da oturma odasına götürdüm. Uygun bir zamanda, ikisini de arabamla bir mezarlığa götürdüm. Bir Hıristiyan mezarlığına. Onları orada bir yere gömdüm.”
“Neye gömdün?”
“Kazma kürekle, başka neyle olacak?”
“Onları ne yaptın?”
“Bir çöp konteynırının yanına koydum. Birisi alsın diye.” Mürit başkomiser derin bir iç çekti. Belki de en önemli kanıtlardan biri ortadan kaybolmuştu. “Sonra da oturma odasıyla koridoru temizledim. Adamın telefonunu da işlek bir caddede kaldırma atıp gittim. Ama adamın evime geldiğinde aldığı video kaydını silmeyi unutmuşum. Sonra da yakalandım işte.”
Yetkin mezarlıkta gördüğü katilden ve onu kaçıran siyahlardan da bahsedecekti, ama son anda aklına bir fikir geldi. Bunları pazarlık malzemesi olarak kullanabilirdi. Belki hapisten çıkmasına yardımcı olmazdı ama içeride daha rahat ve güvenli olmasını sağlayabilirdi.
“Aslında size bunlardan çok daha önemli iki bilgi verebilirim ama şartlarım var.” diye ekledi Yetkin.
Mürit ile Tuna tekrar bakıştılar. Mürit başkomiser öfkeli bir şekilde ona döndü.
“Gerçekten pazarlık etmenin seni kurtaracağını mı düşünüyorsun?”
“Evet, aynen öyle düşünüyorum. Hatta serbest kalmak demeyelim ama beni bir süre sokağa bırakmak zorunda bile kalabilirsiniz.”
Mürit başkomiser ağzının yanıyla sırıttı. Masadan kalkarken aynı anda söylendi.
“Şunu tekrar nezarete atsınlar, bir de evine olay yeri inceleme ekibi gönder.”
Tuna komiser de ayağa kalkarken karşılık verdi.
“Emredersin başkomiserim.”
Yektin şaşkınlıkla ellerini iki yana açtı ve onları durdurmaya çalıştı.
“Beni dinleyecek misiniz? Çok önemli diyorum!”
Mürit başkomiser arkasını dönüp, koşar adımlarla ona yaklaştı ve yakasına yapıştı. Aynı anda burnunun dibine girdi ve dişlerini sıkarak söylendi.
“Bize yardım edeceğini söyleyip günlerce oyaladın, şimdi de iki tane cinayet işlediğini öğreniyorum. İşimizi bok ettin! Kendin gibi... Bok herif! Çeneni kapatmazsan o çeneni kırarım!”
Yetkin gözlerini kocaman açmış, hiç kımıldamadan öylece duruyordu.
“Katili buldum.” dedi aniden. Mürit başkomiserin surat ifadesi anında değişti. Tuna komiser de bunu duyunca kapıdan uzaklaşıp onlara yaklaştı ve dikkat kesildi.
“Benimle dalga geçme!” dedi Mürit, yine dişlerini sıkarak.
Yetkin ellerini sallayarak karşılık verdi.
“Hayır... Dalga geçmiyorum, onu buldum. Daha doğrusu o beni buldu. Doğruyu söylüyorum.”
Mürit bir süre daha ona baktıktan sonra, onu sarsıp yakasını bıraktı. Sonra ellerini masanın üzerine koyup ona daha da dikkat kesildi, hala onun dibinde duruyordu.
“Öt...” diye emretti başkomiser. “Ama tek bir yalanını yakalarsam, bu kez seni elimden kimse alamaz! Anladın mı beni?”
Yetkin yutkundu.
“Ama siz böyle dibimde dururken ben konuşmam ki...”
Mürit istemeden de olsa ağır ağır sandalyeye geçip oturdu. Tuna’da ayakta dikilmeye devam etti. Yetkin anlatmaya başladı.
“Cesetleri mezarlığa götürdüğüm gece o da oradaydı. Birbirimizi gördük. Bunu kimseye söyleyemedim çünkü ben de oraya ceset gömmeye gitmiştim, nasıl söyleyebilirdim ki? Beni görünce kaçtı. Onun durduğu yere gittiğimde, bir mezarı açtığını ve cesedin bir kolunu aldığını gördüm. İşimi halledip oradan çıktığımda, bana bir mesaj bıraktığını gördüm. Sonra iki kere aracıma not bıraktı. Hatta benimle bir buluşma bile ayarladı ama bu olaylar olunca gidemedim.”
“Bunlara nasıl inanalım? Doğru söylediğini nereden bileceğiz?” diye sordu Mürit.
Yetkin bir süre durup düşündü.
“Arabama bıraktığı iki not da arabamın torpidosunda duruyor, onları alabilirsiniz. Ayrıca bagaj kapıma dokunmuş, oradan da parmak izleri aldım, onlar da torpidoda. Onları alabilirsiniz. Size doğruyu söylüyorum.”
“Başka?”
“Bir de geçen gün evimden çıktığımda birileri beni kaçırdı. Birkaç siyah adam beni bir yere götürdüler. Bir fabrika bölgesiydi. Benden katili bulmamı istediler.”
Mürit çenesini sıvazladı. Yetkin’in söylediği bu bilgilerin tamamı altın değerindeydi, ama bir ayyaşın bunca önemli bilgiye nasıl sahip olabileceğini anlayamıyor, ona inanmıyor gibi bir hali vardı.
“Neden seni kaçırsınlar ki?”
“Beni televizyonda görmüşler, eski bir profil uzmanı olduğumu biliyorlardı. İçlerinden biri Türkçe konuşabiliyordu, bana o tercümanlık yaptı. Diğerleri İngilizce konuşuyordu. Sanırım yani... Birkaç kelime anladım sadece, bence İngilizce idi.”
“Ortamı anlat.” diye emretti Mürit.
“Üç bloklu bir fabrikaydı, tren rayları görüm. Beni götürdükleri yerde bir sürü bilgisayarlar falan vardı. Bir sürü siyah adam bilgisayarlarda bir şeyler yapıyorlardı, sanki istihbarat merkezi gibiydi.”
“Palavra! Bunları kafandan atmadığını nereden bileceğim?”
“Sizi oraya götürebilirim.” dedi Yetkin, kendinden emin bir şekilde. Ama içten içe kendinden emin değildi. Bölgeyi hatırlıyordu ama yolu hatırlamıyordu.
“Madem yolu biliyorsun ve o kadar gizli bir yer, neden gözlerini falan bağlamadılar? Ya da neden seni serbest bıraktılar?”
“Çünkü benden katili bulmamı istiyorlar, belli aralıklarla buluşmalar ayarlayıp onlara bilgi vermemi istiyorlar. Her buluşmaya elim dolu gitmem gerek ve onların istedikleri yerlere gitmeliyim. Her buluşmamızda bir sonraki buluşma yerinin adresini vereceklerdi. Gözlerimi bağlamadılar, yerlerini görmemi istediler çünkü bu sayede onların istediğini kabul etmek zorunda kalacaktım. Eğer bunu kabul etmeseydim yerlerini bilmem, beni öldürmeleri için vicdanlarını rahatlatacak bir bahane olacaktı.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)