Ölüler ve Diriler (Bölüm 11/I)
Saatlerdir güzünü bile kırpmamıştı, yaklaşık dört tane DVD bitirmişti ve hepsi dört ile altı saat uzunluklarda videolardı. Onları dinlerken, diğer yandan da kendi hazırladığı dosyalara göz gezdirmişti ama hiçbir şey bulamamıştı. Sanki hatırladığı bu olay hiç gerçekleşmemiş, bunu tamamen kendi kafasından uydurmuş gibi hissediyordu ama öyle değildi. Bu olay gerçekten yaşanmıştı. Nerede gördüğünü ya da duyduğunu bir türlü hatırlayamıyordu. Eğer bunu bulamazsa başkomiser onun yalan söylediğini, ellerinden kurulmak için böyle bir şey uydurduğunu düşünecekti. Tüm bunları yaparken aklı hala börek salonunda işlenen cinayetteydi. Haberlerde olayın en önemli detayından bahsetmişlerdi. Çete olduğu düşünülen siyahi bir grup, işlenen cinayetlere karşı intikam almak için iki tane beyaza saldırmışlardı. Başka bir detaya gerek yoktu. Bu olayda kendisi de tehlikedeydi, sonuçta o da bir beyazdı. Kendisini bu araştırmalara o kadar kaptırmıştı ki alkolü ve maddeyi tamamen unutmuştu. Yalnızca birkaç tane sigara içmişti hepsi bu. Bir ara tuvalete gitmiş, araştırmaya ara verince de açlığını hissetmişti. Karnı çok açtı ve evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Saat sabahın yedisiydi. Bu saatte açık olan tek yer börek salonlarıydı. Bunu düşününce aklına saldırı yapılan börek salonu geldi. Kendisi oradayken herhangi bir saldırıya maruz kalmamayı umuyordu. Üzerini değiştirip evden çıktı, yanına yalnızca evinin anahtarını ve bir miktar para almıştı. Yeliz’den ve sevgilisinden çaldığı para. Öldürüp ortadan kaldırdığı iki insanın parasıyla karnını doyuracaktı ve bundan zerre kadar utanmıyordu. Neredeyse tüm insani duygularını ve hislerini yitirmişti ama bu da onu rahatsız etmiyordu. Artık kendisini insan olarak bile görmüyordu. Binadan çıkıp sokağın sağ tarafına doğru yürümeye başladı. Şu an herhangi bir madde etkisinde değildi, bu yüzden zihni berraktı ama uykusuzluktan dolayı başı ağrıyor, göz kapakları ağır ağır kapanıyordu. Yine de uykuya direnmeye çalışıyordu. Sokakta yürürken, arkadan gelen bir araba sesi duydu. Ona yol vermek için kaldırma çıktı. Araç yoluna devam etmek yerine durdu ama Yetkin yürümeye devam ediyordu. Biraz sonra araçtan üç kişi indi ve Yetkin’in arkasından yaklaştı. Ama Yetkin bunu da fark etmedi. Adamlardan biri aracın arka kapısını açık tutarken, diğer ikisi Yetkin’in arkasından yaklaşıp kollarından tuttu ve araca doğru sürüklediler. Yetkin neler olduğunu anlayamadan aracın arka koltuğuna oturtulmuş, kapı üzerine kapanmıştı. Adamlardan biri ön yolcu koltuğuna geçmiş, diğer ikisi ise onun iki tarafına oturmuştu. Araç hareket ettiğinde Yetkin neler olduğunu anlamaya başladı. Gündüz vakti, sokak ortasında kaçırılıyordu. Hem de siyahiler tarafından. Uykusuzluktan mı yorgunluktan mı bilinmez, algılama kabiliyeti sıfıra düşmüştü. Bu yüzden araca binmeden önce adamlara direnmek için hiçbir şey yapmamıştı. Şaşkınlıkla aracın içindeki adamlara baktıktan sonra bağırmaya başladı.
“İmdat! Adam kaçırıyorlar... İmdat! Yardım edin...”
Yetkin’in bağırması yarıda kaldı çünkü adamlardan biri onun başını sıkıca kavrayıp ağzını kapattı. Ama aynı anda burnunu da kapamıştı. Diğer tarafında oturan adam da direnmemesi için sıkıca ellerini tutuyordu. Ya adamlar çok güçlüydü ya da Yetkin güçten düşmüştü. Onlara kaşı koyamıyor, yalnızca çırpınıp duruyordu. Nefessizlikten suratı yanmaya başladı. Gözlerini kocaman açmış boğuk bir sesle inlerken, onu tutmaya çalışan adalar neşe içinde bağırarak bir şeyler geveliyorlardı. Sonunda ön yolcu koltuğunda oturan adam onlara dönüp, öfkeli bir şekilde bir şeyler söyledi. Sonra adamlar Yetkin’i tutmayı bıraktı. Yetkin derin derin nefes alıp veriyor, bir yandan da adamların kim olduğunu ve nereye gittiklerini anlamaya çalışıyordu.
“Siz de kimsiniz? Neler oluyor? Benden ne istiyorsunuz?” diye bağırdı, Yetkin boğuk bir sesle.
Ön yolcu koltuğunda oturan adam yine bağırarak karşılık verdi.
“Shut up! You filthy bastard!”
“Ne?” diye sordu Yetkin kaşlarını çatarak. Muhtemelen İngilizce konuşuyorlardı. Onlar Türkçe bilmiyordu, Yetkin ise İngilizce. Nasıl anlaşacaklardı. Aynı dili konuşmadıkları birinden ne gibi bir çıkarları olacaktı?
“Gittiğimiz yerde tercümanınız vardır umarım. Sizi anlamadığım için ölmek istemiyorum.” dedi Yetkin, ona bağıran adama. Ama adam onu duymazdan geldi, gerçi duysa da bir şey değişmezdi. Uzun bir yol gittikten sonra araç durdu. Yetkin camda etrafa bakındı. Etrafta bir sürü, kocaman binalar vardı.
Dış cephelerine bakılırsa hepsi eskiydi ve kullanılmadığı belliydi. En azından önemli amaçlar için kullanılmıyordu ama araçtakiler buraya geldiklerine göre onlar kullanıyor olmalıydı. Buraya gelirken Yetkin’in gözlerini kapatmadıklarına göre, burada yaptıkları şey her ne ise o kadar da önemli değildi. Aracın kapıları açıldı ve herkes aşağı indi. Yetkin’de inmek için kapıya yaklaştı ama adamlardan biri onu göğsünden itip, kapıyı üzerine kapattı.
“Ne yani, ben burada mı kalacağım?”
Adam onu umursamadan aracın kapılarını kilitledi ve oradan uzaklaştı. Yetkin dikkatli bir şekilde etrafı inceledi. Onu buraya getiren adamlar dışında hiç kimse görünmüyordu. Binaları incelediğinde, buranın bir çeşit fabrika olduğunu tahmin etti. Binalar üç bloktan oluşuyordu ve oldukça büyüktü. Bir tarafa yığılmış onlarca konteynırdan başka hiçbir şey yoktu. Bu herifler eğer burada yasa dışı bir şeyler yapıyorlarsa onları birilerini fark etmesi çok zor, hatta imkansızdı. Neredeyse şehirden çıkmışlardı. Etrafta ne bir araç ne de başka binalar vardı. Üstelik adamlar aracın bütün camlarını sıkı sıkı kapatmışlardı. Bu koca minibüste nefes alabileceği tek bir delik yoktu. İçerideki hava bitince ne yapacaktı? Kapıya yaklaşıp camı yumruklamaya, biraz ileride durmuş aracı gözetleyen adamın dikkatini çekmeye çalıştı. Adam onu görüyordu ama yerinden bile kımıldamıyordu. Onu muhtemelen aracın başına bekçi olarak dikmişlerdi. Yetkin camı yumruklamayı bıraktığı sırada, camın önünde aniden bir suret belirdi. Yetkin yerinden sıçradı. Adam kapıyı açıp onu kolundan çekiştirerek aşağı indirdi. Aracın önünde nöbet tutan adam da onların peşinden gidiyordu. Bir an kaçmayı düşündü ama bundan hemen vazgeçti. Bu adamlar ondan daha genç, daha güçlüydü. Onu hemen yakalarlar, üstelik kaçmaya çalıştığı için dövebilirlerdi. Hem nereye kaçacaktı? Ucu bucağı olmayan boş bir yol ve karşıda deniz... Nereye gidecekti? Bir de tren rayları... Demek şehirler arası trenlerin güzergahının bulunduğu bir bölgedeydi. Yolda gelirken etrafına pek dikkat etmemişti, bu yüzden buraya bir daha gelmek istese yolu bulamazdı ama tren rayları, buraya hatırlamasına yardımı olabilirdi. Biraz yürüdükten sonra, bloklara ayrılmış binaların ikinci bloğuna girdiler ve merdivenleri tırmandılar. Yetkin onu kolundan sürükleyen adama hiçbir şey söylemiyor, karşı koymaya çalışmıyordu. Neler olacağını, ondan ne istediklerini merak ediyordu. Adamlar siyahtı, muhtemelen işlenen seri cinayetlerle bir şekilde alakaları vardı. Ama dertleri tam olarak neydi, onu nereden tanıyorlardı, ondan ne isteyeceklerdi bilmiyordu. Bu adamlar börek salonuna daldıranlarla mı yoksa diğer eylemcilerle mi bağlantılıydı bunu bilmek de imkansızdı. Üçüncü kata geldiklerinde Yetkin’i bir kapıdan soktular. Burası devasa büyüklükte bir mekandı. Ortalıkta bir sürü masa ve üzerlerinde bilgisayarlar, yazıcılar, fotokopi makinaları, ayrıca dosyalarla dolu metal raflar olan, devasa bir mekandı. Bir nevi çalışma ofisi gibi kullanılıyor olmalıydı ama ne çalışması?
Odada bir sürü siyahi vardı. Çoğu bilgisayarların başında oturuyor, parmaklarını klavyelerde gezdiriyorlardı. Adamların hepsi sanki klonlanmış gibi neredeyse birbirinin kopyasıydılar. Hepsinde aynı deri ceketler, aynı siyah pantolonlar ve tişörtler vardı. Saç tıraşları bile aynıydı. Onları birbirilerinden ayıran şeyler yalnızca boylarıydı. Yetkin’i bir sandalyeye oturttular. Yetkin hala meraklı gözlerle etrafı inceliyordu. O sırada karışına başka bir sandalye konuldu ve bir adam oturdu. Yetkin anlamamış gözlerle adama bakıyordu. O diğerlerinden biraz farklıydı. Onun ceketinin göğüs kısmında, karmaşık sembollerden oluşan bir arma vardı. Ayrıca ellerinde de deri eldiven vardı. Buradaki tüm kopyalardan kolaylıkla ayırt edilebilmek için kendisine küçük dokunuşlar eklemişti.
“What is your name?” dedi adam, donuk gözlerini onun üzerine kilitleyerek. Surat ifadesi de gözleri gibi sert, acımasız ve donuktu. Oldukça korkutucu görünüyordu. Onun hemen yanında, ayakta dikilen ve diğer adamlarla aynı olan başka bir siyah araya girdi.
“Adını soruyor.” dedi, gayet anlaşılır bir Türkçe ile.
Yetkin geriye yaslanıp kollarını bağladı ve alaycı bir tavırla karşılık verdi.
“O kadarını anlıyorum, cahil değilim.” dedi ve karşısındaki adama döndü. “Kaçırdığın kişinin ismini mi bilmiyorsun?
“Just answer my questions, you damn bastard, are you stupid?”
Yetkin, adama bu kez anlamamış gözlerle baktı. Sonra onun yanında duran adama döndü ve hiç istifini bozmadan sordu.
“Ne zırvalıyor?”
Adam önce sandalyede oturan adama, sonra tekrar Yetkin’e baktı ve sırıtarak cevapladı.
“Henüz becermediği heriflerin adını bilmediğini söylüyor.”
Onu muhtemelen Yetkin’den başka hiç kimse anlamıyordu, bu yüzden herkes gözünü Yetkin’e dikmiş, sadece ona bakıyordu. Yetkin karşısında oturan adama baktı. Ondan bir cevap bekliyormuş gibi bakışları vardı. Yetkin, adamın yüz ifadesinden ciddi bir soru sorduğunu anlamıştı. Onun tepesinde dikilen adam döndü ve öfkeyle söylendi.
“Benimle dalga geçiyorsun. Adam gibi çevireceksen çevir, yoksa defol git!”
Adamın yüzündeki sırıtma anında değişti. Yetkin’in ciddiyetini anlayınca o da ciddiyete büründü.
“Sadece sorulara cevap vermeni istiyor.” dedi sonunda.
“Tamam. Adım Yetkin. Benden ne istediğinizi söylemediğiniz sürece daha fazla soruya cevap vermeyeceğim.” dedi Yetkin, net bir şekilde. Onlar konuşurken, ortamda bilgisayar klavyelerinin sesi yankılanıyordu. Herkes birbirlerine aceleyle bir şeyler söylüyordu. Yektin onların dilini anlamadığından, ne konuştuklarını bilmiyordu. Belki de şu an burada önemli konular konuşuluyordu. Belki de dışarıda eylem yapan gruplarla ilgili bir şeyler konuşuyorlar, belki de onları yönetiyorlardı ama Yetkin bunların hiçbirini anlamıyordu. İngilizceyi öğrenmek için çok fazla çabalamıştı ama bir türlü öğrenmemişti. Üstelik birçok defa İngilizce’ye ihtiyacı olmuştu, önemli durumlarda bile sap gibi kalmıştı. Bu yaştan sonra da öğrenemeyeceğini ya da öğrense bile bir işine yaramayacağını düşünüyordu. Artık bir mesleği yoktu, nerede işine yarayacaktı ki? Ama şu an çok fazla işine yarayabilirdi. Onları ses kaydına alma şansı da yoktu çünkü telefonunu yanına almamıştı. En önemli bir anda yanında telefonu yoktu. Gerçi alsaydı bele ona el koyarlardı çünkü buraya gelmeden önce, aracın içindeyken üzerini aramışlardı. Karşısında oturan adam ona yine bir şeyler söyledi. Yanındaki adam çevirdi.
“Senin profil uzmanı olduğunu duymuş, bu işte ne kadar iyi olduğunu merak ediyor.”
Yetkin etrafa bakınarak, dalgın bir şekilde karşılık verdi.
“Yeteri kadar.”
“Sana iş birliği teklif ediyor.”
Yetkin anlamamış gözlerle ona baktı.
“Ne işi?” diye sordu umursamaz bir tavırla.
Sandalyede oturan adam çevirmeni dinledikten sonra Tekrar bir şeyler söyledi. Sonra yanındaki çevirdi.
“Polis ile çalıştığını biliyormuş. Eğer onların bildiklerini biz de bilirsek herkes mutlu olur diyor.”
Yektin sırıttı.
“Ben mutlu olmak istemiyorum. Ayrıca polisin bildiklerini size söylersem ve bu ortaya çıkarsa işim biter!”
Çevirmen, adama önce Yetkin’in söylediklerini çevirdi. Sonra adam ona bir şeyler söyledi, çevirmen onu dinledikten sonra devam etti.
“Eğer istediğimi yapmazsan da işin biter! Sadece işin değil, hayatın da...”
“Ne demek istiyorsunuz siz?” diye sordu Yetkin, öfkeli bir şekilde. Sandalyede oturan adam ona doğru eğildi ve kollarını dizlerine dayadı. Adamın gözleri kan çanağına dönmüştü. Muhtemelen ya Yetkin’e öfkelenmişti ya da onun gibi madde kullanıyordu. Onun bu görüntüsü Yetkin’in ödünü koparıyordu. Rahat ve umursamaz görünmeye çalışıyordu ama bu adamdan, hatta buradan deli gibi korkuyordu. Adam, yanındaki çevirmeni dinledikten sonra bir şeyler geveledi. Çevirmen de onun söylediklerini aktardı.
“Diyor ki, buradaki adamların hepsi bana itaat ettikleri için hayattalar. Eğer sen de hayatta kalmak istiyorsan bana itaat edeceksin! Çünkü buraya, buradaki adamları, burada yapılanları, her şeyi gördün. Buna rağmen seni serbest bırakmamın tek yolu benim istediğimi yapman.”
Yetkin bilinçsizce sırıttı. Adamın görüntüsü ne kadar korkunç olsa da söyledikleri hiç akla yatkın şeyler değildi. Böyle şeyler sadece filmlerde olurdu. Birinin burayı görmesinden bu kadar korksaydılar Yetkin’i buraya kafalarına göre, hiçbir önlem almadan getirmezlerdi. Yetkin’in aklına başka bir şey daha geldi. Belki de onu, istediklerini yapmadığı taktirde yaşayamayacağına inandırmak istiyorlardı. Bu yüzden buraya gelmek için kullanılan yolu, bu binaları ve bu mekanı bilerek göstermişlerdi. Belki de adam doğru söylüyordu. Sonuçta Yetkin her şeyi görmüştü, ona tüm bunları bilerek göstermişlerdi. Yetkin yutkundu.
“Benden ne istiyorsunuz?” diye sordu kokuyla.
Adam tavana bakarak geriye yaslandı ve derin bir iç çekerek söylendi.
“We’re dealing with a goddamned idiot!”
“Ne?” diye sordu Yetkin. Onun ne dediğini anlayamadığından dolayı daha çok korkuyordu. Çevirmen bıkkın bir şekilde karşılık verdi.
“Ne istediğini zaten söyledi. Fazla uzatma, bir ton işimiz var! Kabul ediyor musun etmiyor musun?”
Yektin onların ne kadar ciddi olduğunu anlamak istedi. Eğer bütün bunları onu korkutmak, göz dağı vermek için söylüyorsa boşu boşuna başını belaya sokmuş olacaktı. Geriye yaslandı ve korkusunu bastırıp, rahat görünmeye çalışarak karşılık verdi.
“Bana hiçbir şey yapamazsınız...”
Çevirmen, onun söylediklerini sandalyede oturan adama söyledi. O da başka bir adama, başıyla bir işaret yaptı. Yetkin onun ne yapacağını anlamaya çalışırken, ensesinde bir yanma hissetti. Sonra bu yanma tüm vücuduna yayıldı. Yektin aniden taş kesildi. Oturdu yerde ayaklarını öne doğru uzatarak, dümdüz bir şekilde sandalyeye yayıldı. Tüm vücudu titriyor, yanıyor, damarları patlayacakmış gibi hissediyordu. Ona uzun bir süre gibi gelen birkaç saniyeden sonra, yaşadığı o korkunç şey bitti. Yetkin sandalyenin üzerinden yere yuvarlandı. Kendine gelmesi ve biraz önce ne yaşadığını anlaması biraz zaman aldı. Kendini toparlamaya, ayağa kalkmaya çalışırken sandalyede oturan adam ona sert bir tekme savurdu. Yetkin tekrar yere yuvarlandı. Bu kez olduğu yerde başını çevirip, korku dolu gözlerle adama baktı. Adam bu kez daha öfkeli, daha korkunç görünüyordu. Ona doğru eğilip, dişlerini sıkarak geveledi.
“You will find that killer for me!”
Yetkin yutkundu. Onun yanında, ayakta dikilen adama baktı.
“O katili bulmanı istiyor.” dedi adam. Yetkin’in içinde bulunduğu bu zor durumdan keyif alır gibi bir hali vardı.

Yorumlar
Yorum Gönder