Ölüler ve Diriler (Bölüm 8/II)


Tuna’nın bilgisayarında uzun süre araştırma yapmıştı, ama Yetkin’in bahsettiği olay hakkında hiçbir şey bulamamıştı. Yetkin ona zaman vermelerini, bu olayı araştıracağını söylemişti ama adam telefonu bile açmıyordu. Muhtemelen onları kandırmıştı, bu olaya benzer başka hiçbir olay yaşanmamıştı. Öyle olsaydı internette küçük de olsa bir bilgi bulabilirdi ama yoktu. Bir an önce sabah olmasını istiyordu, emniyete gidip yeni gelişmelerden haberdar olmak istiyordu. Bu geceyi de Tuna’nın evinde geçirecekti. Tuna çoktan uyumuştu ama Mürit bütün gece uyuyamamıştı. Bedenindeki acılardan değil, kafasındaki düşüncelerden dolayı. Düşüncelerine bir türlü engel olamıyor, zihnini susturamıyordu. Kafası sanki ağırlaşmış, yastığa gömülmüştü. Zihin yorgunluğu beden yorgunluğundan daha berbat bir şeydi. Kafayı yemek üzereydi. Bir yandan Gamze, bir yandan yediği dayak, bir yandan kardeşinin yaptığı hırsızlık. Tüm bunlar üst üste geldiğinde, Mürit kendisini gerçek anlamda bitmiş hissediyordu. Kötü bir şey olunca her şey üst üste geliyordu, zaten insanın psikolojisini de gerçek anlamda bozan şey tam olarak buydu. Tüm bu sorunları nasıl çözecekti, bunlarla nasıl başa çıkacaktı bilmiyordu. Bir de yeni aldıkları dava vardı. Meslek hayatı boyunca ilgilendiği hiçbir dava onu bu kadar etkilememişti. Daha önce de sadistçe işlenen birçok seri cinayet vakası duymuştu, ama o davalarla başka ekipler ilgilenmişti. Bu yüzden konuyla fazla ilgilenmemişti ama bu dava onun davası olduğundan, kafasını çok fazla meşgul ediyordu. Diğer seri cinayet davalarını yürüten ekipteki polislerin halini şimdi daha iyi anlıyordu. Sonuçta bu olay, hayatında her gün karşılaşabileceği bir olay değildi. Ülke tam bir tımarhaneye dönmüştü ama çoğu insanın zararı yalnızca kendisineydi. Çok az kişi başkalarına da zarar veriyordu. Nihayet uykuya dalmıştı ama bu çok kısa bir uykuydu. Tuna’nın sesiyle gözlerini açtı, evin salonun ışığı açıktı, hava hala karanlık olmalıydı. Mürit yattığı yerden sordu.
“Ne oldu, saat kaç?”
“Saat beş, emniyetten aradılar. Bir cinayet işlenmiş, olay yerine gitmemiz gerekiyormuş. Kalkabilecek misin?”
Mürit’in uykusu anında dağıldı. Yattığı yerden doğrulmak için hızlı bir hamle yaptı, ama bu hamle canını çok yaktı.
“Aynı olay mı? Kahretsin...” diye söylendi Mürit, uyuşuk sesle.
“Hayır. Yani bire bir aynı değil, bilmiyorum. Kendini iyi hissediyorsan kalk, yoksa ben gidiyorum.”
“Bekle, geliyorum.” Mürit zar zor kalkıp üzerindeki Tuna’ya ait olan pijamalarını çıkardı ve kendi kıyafetlerini giyindi. Dün bütün günü evde geçirdiklerinden, pijamaları üzerinden hiç çıkarmamıştı. Duş da almadığından leş gibi ter kokuyordu. Ayrıca berbat ve dağınık bir haldeydi. Çok hasta olmadığı sürece dışarıya asla böyle dağınık ve bakımsız çıkmıyordu. Üstelik şimdi suratı da darmadağınıktı. Hasta olduğunu farz ederek dışarı bu halde çıkacaktı. Yine de kendisini son derece rahatsız hissediyordu. Tuna’nın aracına binip olay yerine gittiler. Bir börek salonuna gelmişlerdi. Salonun kapısına olay yeri şeridi çekilmişti ve içeride olay yeri inceleme ekipleri dolanıyordu. Kapıdaki memur onları görünce şeridi kaldırıp yol verdi. İçeriye girdiklerinde amirlerini gördüler. Yaşlı adam onlara yaklaştı. Gözlerini Mürit’in suratına dikmiş, şaşkınlıkla onu baştan aşağı süzüyordu.
“Bu halin ne? Yine ne oldu?” diye sordu.
“Önemli bir şey yok amirim.” diyerek geçiştirdi ama amiri bunun hesabını daha sonra soracaktı.
“Ne olmuş amirim?” diyerek, araya girdi Tuna.
“Olayın detaylarını bilmiyoruz. İçeride iki kişi varmış. Biri ölmüş, diğeri ağır yaralı. İkisi de erkek. Silahla vurulmuşlar. Sesleri duyanlar pencereden baktıklarında, birkaç kişinin içeriden çıkıp kaçtığını görmüşler.”
“Acaba alacak verecek meselesi mi?” diyerek, tekrar sordu Tuna. Amiri gözlerini devirdi.
“Kaçan saldırganların tamamı siyahmış. Vurulanlar ise beyaz. Gerisini siz anladınız.”
Amirleri oradan uzaklaşırken, Mürit ile Tuna şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Mürit’in aklına, iki gündür adliye binasının önünde eylem yapan siyahlar geldi. Bu onların işi miydi yoksa onların destekçisi olan başka siyahların mı? Olay ilk patlağını vermişti. Bu daha başlangıçtı ve arkası gelecekti. Nasıl ve ne zamana sona ereceğini bilmiyordu, ama çok kolay ve hızlı bir şekilde büyüyeceğini biliyordu. Mürit’in ilk işi hastaneye kaldırılan yaralıyla görüşmekti. Onunla bizzat görüşmek istiyordu. Arkasını dönüp üniformalı memurlardan birine seslendi ve yanına çağırdı.
“Salonun tüm kamera görüntülerini toplayın, ayrıca etraftaki dükkanlar açılınca onların görüntülerini de alın. Civarda ne kadar kamera varsa... Bir de yanınıza gelip konuşmak isteyen birileri olursa sakın görmezden gelmeyin, herkesi dinleyin, kapı kapı dolaşın. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı komiserim.” dedi memur. Tuna araya girdi.
“Başkomiserim.”
Memur kaşlarını kaldırdı.
“Başkomiserim, anlaşıldı.”
Mürit, Tuna’nın koluna hafif bir şekilde vurarak onu susturdu. Mürit başkomiserliğe geçtiğinden beri her zaman bunu yapıyordu, bu onun hoşuna gitse de Mürit’in sinirini bozuyordu.
Mürit salondan dışarı çıktığında, salondaki olayları seyredenlerin içinde tanıdık bir yüz gördü. İkinci kurbanın bulunduğu olay yerindeki gazeteciydi. Adam elinde defteri ve kalemiyle, boynundaki fotoğraf makinasıyla orada durmuş olan biteni izliyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Mürit’i görünce tanımış olacak ki gözlerini kocaman açtı ve hızla ona doğru yaklaşmaya çalıştı.
“Başkomiserim... Başkomiserim...” Adam ona yaklaşamadan üniformalı polislerin engeline takıldı. Memurlar onu şeridin diğer tarafına geçirmedi. Etrafta ondan başka hiçbir gazeteci yoktu, olaydan nasıl haberi olmuştu? Mürit ona doğru yaklaşıp sordu.
“Yine mi sen? nerede olay olsa oradan sen çıkıyorsun. Cinler falan mı haber veriyor.” diye sordu Mürit, alaycı bir tavırla.
“Başkomiserim, yüzünüze ne oldu? Yoksa size de mi daldırdılar?” diye sordu adam onun suratına bakarak.
“Ne istiyorsun?”
“Bilgi. İçeride ne olmuş, kaç yaralı, kaç ölü var? Ayrıca saldırganlar hakkında...”
“Şimdilik net bir bilgi yok. Sakın yalan yanlış bir şeyler yazayım deme! Gazetelere bakarım.”
“Siz bana doğru bilgi verirseniz ben de doğru bilgi yazarım başkomiserim.”
Mürit derin bir iç çekti. Tüm yetki tamamen onun elinde olsaydı, bu olayı medyadan tamamen saklardı. Çünkü bu bir ırkçılık meselesiydi. Ne kadar çok duyulursa o kadar çok yayılır ve olaylar o kadar hızlı büyürdü. Ama diğer yandan da insanların tedbirli davranmaları, gözlerini açık tutmaları için de gerekliydi. Mürit sonunda adama bazı bilgiler verdi.
“Şu an sadece bir yaralı, bir ölü var. İkisi de silahla vurulmuş. Komşular, saldırganların bir grup erkek olduğunu söylüyor. Hepsi bu... Ne bir eksik ne bir fazla.” diyerek, onu tembihledi Mürit. Adam Mürit’in ağzından dökülen her bir kelimeyi elindeki deftere yazıyordu, sonra heyecanla sordu.
“Fotoğraf çekebilir miyim başkomiserim? En azından buradan.”
“Sadece dışarıyı çek, içerisi karışık.”
“Tamam başkomiserim, teşekkür ederim.” Adam bir çocuk gibi sevinmişti. Yetişkin olsa da ruhu hala çocuktu. Belki de onu heyecanlandıran şey yalnızca bu olaydı. Sonuçta ülkenin gündeminde olan en önemli olay hakkında bilgi alabilmiş, olay yerine ilk önce o gelmişti. Yaralı kişi çoktan hastaneye götürülmüştü. Biraz sonra ölen kurbanın cesedi de ceset torbasıyla olay yerinden çıkarıldı. Mürit olay yerinden gereken bilgileri aldıktan ve talimatları verdikten sonra, Tuna ile beraber emniyete döndü. Oysaki mesailerinin başlamasına daha üç saat vardı. Ama mürit zaten bunun için sabırsızlandığında dolayı, tekrar eve dönmek istemedi. Ofisine girdiğinde, masasında bir ifade tutanağı buldu. Bu, kocasından haber alamadığından dolayı kayıp başvurusu yapan siyah bir kadının ifade tutanağıydı. Ayrıca bir de DNA testi sonucu vardı. Mürit test sonucunu görünce gözlerine inanamadı. Kadının oğlundan alınan DNA örneği, otoyol kenarında bulunan ilk kurbanın DNA’sıyla birebir uyumluydu. Mürit alt dudağını ısırdı, kadın için üzülmüştü. Belki de burada çocuklarından ve eşinden başka kimse yoktu, şimdi yapayalnız kalmıştı. Üstelik kocası vahşi bir cinayete kurban gitmişti. Acaba ölüm şeklinden haberi var mıydı? Öldükten sonra bedenine yapılanlardan haberi var mıydı? Mürit merakla ifade tutanağını aldı ve okumaya başladı. Kadın, kocası ve çocuklarıyla beraber Türkiye’ye Bulgaristan’dan kaçak yollarla geldiklerini ve sadede birkaç haftadır burada olduklarını söylemişti. Buraya gelmelerinin, üstelik kaçak yollarla gelmelerinin nedeni ise kocasının bazı çetelerle bağlantılı olması, bir cinayet işlemesi ve hapse girmek istememesiydi. Mürit kaşlarını çattı. Elbette suç kişiseldi ama bu durumda adamın işlediği suçların cezasını bir kadın ve iki çocuk çekecekti. Kadına, kocasının ne tür bir çeteye mensup olduğu sorulduğunda ise çetenin adını tam olarak bilmediğini, ancak kocasının sıkı bir siyahi milliyetçi olduğunu söylemişti. Mürit derin bir iç çekti. Kağıdı masanın üzerine bıraktı ve yarasını unutarak alnını sıvazladı. Canı yandığında ise elini hemen çekti. Siyahi milliyetçi. Demek adam bir beyazı öldürmüştü. Sonra kaçak yollarla buraya, Türkiye’ye gelmişti. Aslında hapisten kaçmıyordu. Öldürdüğü beyazın yakınlarından kaçıyordu. Onlardan kaçıp buraya gelmiş ve burada bir beyaz tarafından öldürülmüştü. Kaçtığı ölüm onu burada bulmuştu. Mürit ifadeyi okumayı sürdürdü. Kadın, buradaki başka bir çetenin yardımıyla Türkiye’ye geldiklerini, onların korumaları altında olduklarını söylemişti. Ama anlaşılan iyi korunamamışlardı. Kocası dahil hepsinin uyuşturucu madde ve silahlarla dolu olduklarını söylemişti. Hem kendisini hem de çocuklarını tüm bu olaylardan olabildiğince uzak tutmaya çalıştığından da bahsetmişti. Mürit tüm bunları not aldı. O notlarını alırken, Tuna ofise girdi.
“Savcı adliye binasında eylem yapanların hepsini toplatma kararı almış, hepsi bugün sorgulanacak. Ayrıca yaralı olan genç konuşacak durumdaymış, hayati tehlikesi yokmuş. Eğer istersen yanına gidebiliriz.”
“Test sonucunu gördün mü? Hani kocası için kayıp ihbarı yapan kadının çocuğundan alınan DNA örneği.”
“Sonuç?”
“Pozitif. DNA, ilk kurbanla işlemiş. Adam Bulgaristan’da cinayet işlemiş, Türkiye’ye kaçak yollarla girmiş sonra da burada öldürülmüş. Karısı, buradaki bir çetenin yardımıyla geldiklerini söylemiş. Ayrıca onların korumaları altındalarmış.”
“Şu kadınla bir de biz mi konuşsak?”
“Bence gerek yok. Her şey burada yazıyor zaten.” dedi Mürit, ifade tutanağını sallayarak. “Biz şu salonda vurulan çocukla konuşmaya gidelim.”
“Şimdi mi? Ya biz yokken eylemcilerin sorgularına başlanırsa.”
“Yetişiriz.”
Mürit zorlanarak da olsa oturduğu yerden kalktı. Mesai saatleri henüz başlamadığından, bu fırsatı değerlendirmek istiyordu. Diğer resmi işlerini mesai saatinde de halledebilirdi. Hastaneye gidip gencin yattığı odayı buldular. İçeride bir hemşire, bir de doktor vardı. Ayrıca kapının önünde, güvenlik amacıyla bir polis memuru bekliyordu. Saldırganlar, gencin hala hayatta olduğunu öğrenirlerse yarım kalan işlerini tamamlamak için buraya gelebilirlerdi. Mürit ile Tuna, kapıdaki memura polis kimliklerini gösterip içeri girdiler ve doktor ile hemşireyi dışarı çıkardılar. Yatakta yatan genç başını kaldırmadan, gözleriyle onları takip etti. En fazla yirmi yaşında olmalıydı. Muhtemelen salonun çalışanıydı. Mürit, gencin yatağının yanındaki sandalyeye oturup kendini tanıttı.
“Ben Mürit başkomiser, bu da Tuna komiser.”
“Ben ifademi verdim zaten başkomiserim. Babam nerede? Kimse bana bir şey söylemiyor.”
Mürit, başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Bir süre Tuna ile birbirlerine baktılar. Sonra Mürit yutkundu ve tekrar gence döndü. Babası hakkında hiçbir şey söylemek istemiyordu. Bu yüzden sorular sormaya başladı.
“Adın ne?”
“Ali.”
“Kaç yalındasın Ali?”
“On dokuz.”
“Salon size mi ait?”
“Evet. Ben üniversiteyi kazanamayınca babam ceza olarak yanında işe aldı. O zamandan beri babamla beraber çalışıyorum.”
“Peki Ali. Bize bu sabah tam olarak ne olduğunu anlatır mısın?”
Genç çocuk bir süre durakladı. Tuna da yatağın diğer başında durmuş, çocuğa dikkat kesilmişti.
“Biz iş yerini erken saatte açıyoruz, bilirsiniz. O sırada caddede açık olan tek iş yeri bizimkiydi. Ben temizliğe başlamıştım, babam da mutfakta hazırlık yapıyordu. Sonra caddede bir grup adam gördüm. Dükkanın önünden geçtiler.” Çocuk duraksadı. O anı hatırlamaya çalışıyor gibi değil de hatırlamak istemiyor gibi bir hali vardı. Kendisini zorlayarak, güçlükle devam etti. “Sonra bir daha geçtiler. Bu kez geçerken içeriye baktılar. Ben hiç şüphelenmedim. Sonuçta saat erken de olsa orası işlek bir cadde, kimse kimseye bir şey yapmaya cesaret demez diye düşünürdüm hep. Orada kendimi güvende hissederdim.” Çocuğun sesi titremeye başladı. Sonra gözleri yaşardı, ağlamamak için kendisini zapt etmeye çalışıyordu. “Pek umursamadım. Kocaman cadde, isteyen istediği yerde dolanır. Sonra salonun önüne geldiler ama bu kez hepsi durup içeriye baktı. İçlerinden birini asla unutmayacağım! Gözlerini bana kilitlemişti, bir an olsun gözlerini benim gözlerimden ayırmıyordu. Kapıyı tıklattı. Her halde yemek istiyorlar diye düşündüm. Henüz yiyecek bir şey olmadığını söylemek için kapıyı açtım. O sırada hepsi birden içeri daldılar. Ben ne olduğunu anlayamadım. Tam babama seslenmek üzereyken, bana dik dik bakan adam belinden silahını çıkardı ve beni anında vurdu. Hiçbir şey söylemeden hem de... Amacı neydi anlayamadım, para falan istemediler. Bunu neden yaptılar anlamadım.”
“Nerenden vuruldun?” diyerek, araya girdi Tuna. Çocuk bu kez gözlerini Tuna’ya çevirdi.
“Karnımdan ve kasığımdan. Doktorlar şanslı olduğumu söyledi.”
Ama babası o kadar da şanslı değildi. Kafasından ve göğsünden aldığı toplam üç kuşunla, olay yerinde hayatını kaybetmişti.
“Sonra ne oldu Ali?” diye sordu Mürit.
“Yere düştüm işte, sorasını hatırlamıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum, her halde bayılmışım. Bunu neden yaptılar, onları yakaladınız mı?”
“Henüz değil Ali, ama sana söz veriyorum yakalayacağız. Peki bu adamlar nasıl adamlardı? Kabaca eşkal verebilir misin?”
“Hepsi siyah ceket giymişti. Siyah pantolon, siyah tişört. Adamlar da siyahtı. Sanki hepsi birbirinin aynısıydı. Ne bileyim, çete gibiydiler.”
Mürit ile Tuna, bu kez birbirlerine heyecanla bakmışlardı. İlk kurbanın karısının ifadesinde okuduğu bir kısmı hatırladı. Kocasının burada bağlantılı olduğu bir çeteden bahsetmişti. Belki de o kadının bahsettiği çete ile salona saldıranlar aynı ya da bağlantılı olabilirlerdi. Bunu daha detaylı bir şekilde araştıracaklardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)