Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/II)
Tuna ile beraber emniyetten çıkıp Tuna’nın aracına bindiler. Mürit biraz daha ofiste kalmak ve çalışmak istemişti, ama Tuna onu bir türlü rahat bırakmamıştı. Yarın ikisi de izinliydi, bu yüzden bu gece istedikleri saatte uyuyabilir, istedikleri kadar içebilirlerdi. Tuna onu devamlı gittiği bir bara götürdü. Mürt bu tür yerlerden pek hoşlanmıyordu, daha çok evinde uzanıp yalnız başına içmeyi seviyordu, ama ara sıra gitmekten bir zarar gelmezdi. Hem kafasını dağıtmaya da ihtiyacı vardı. Bu yüzden fazla naz yapmadan Tuna’nın teklifini kabul etmişti. Bara geldiklerinde, Mürit içinde bir huzursuzluk hissetti. Sanki burada olmaması gerekiyordu. Belki de bu tür yerlere alışık olmadığından dolayı sıkılmıştı, bu yüzden pek önemsemedi. Sadece birkaç bira içecek ve eve gideceklerdi. Mürit boş masalardan birine geçerken, Tuna içkileri almak için barmenin yanına gitti. Barmen siparişleri hazırlarken bir yandan da Tuna’ya gülerek bir şeyler söylüyordu, muhtemelen tanışıyorlardı. Adamın tavırları ve görüntüsü sinir bozucuydu. Hareketleri son derece kibar, giyimi de kadınsıydı. Tuna’nın bu tür insanlarla nasıl muhatap olduğuna anlam veremiyordu. Tuna bu tür ortamlara meraklıydı, belki de İstanbul’da gitmediği bar kalmamıştı. Ama tüm bunlar Mürit için sadece boşa harcanan zamandan ibaretti. Mürit cebinden sigara paketini çıkarıp içinden bir tane alırken, aynı anda etrafa bakındı. Hiç kimsenin sigara içmediğini görünce, yasak olduğunu düşünerek tekrar cebine koydu. O sırada Tuna, elinde iki bira bardağıyla Mürit’in yanına geldi.
“Nasıl, beğendin mi?” diye sordu Tuna, koltuğa otururken.
Mürit dudağını bükerek etrafa bakındı. Siyah ve bordo duvar kağıtlarıyla kaplanmış duvarlar, çıplak kadın tabloları, yanıp sönen renkli ışıklar, açık saçık giyinmiş, kendilerini tanımadıkları erkeklere yamamaya çalışan genç kızlar... Burası bir bardan çok geneleve benziyordu.
“Bok gibi.” dedi Mürit hiç düşünmeden.
“Tamam. Bir daha ki sefere seni çarpışan arabalara götüreceğim, söz.” dedi Tuna, alaycı bir tavırla. “Şu kafanın içini biraz boşalt. Bu davaya fazla taktın. Bu herkesin davası, sadece senin değil.” diye ekledi.
“Takmıyorum, sadece düşünüyorum.”
“Senin dışında kimse düşünmüyor, sana bunu anlatmaya çalışıyorum.”
Mürt kaşlarını çatıp Tuna’ya baktı.
“Ne demeye çalışıyorsun? Ortada pislik bir sapık var, insanlar ayaklanmaya başlıyor. Bence bunu senin dışında herkes düşünüyor.”
“Boş versene.” diyerek, elini savurdu Tuna ve birasından bir yudum almak üzereyken durakaldı. Bardağı ağır ağır indirirken gözleri bir noktaya sabitlenmiş, donup kalmıştı. Mürit merakla onun baktığı yöne döndüğünde, o da Tuna gibi şaşkınlıkla donup kaldı. Bir kadın, üç tane erkeğin oturduğu masaya geçmiş erkeklere fingirdeşip oynaşıyor, hepsine tek tek bedenine dokunduruyor, tadına baktırıyordu. Bu Gamze idi. Başka birisi için Mürit’i terk eden ve evde bir çöpünü bile bırakmadan çekip giden kadın. Mürit hızlı hızlı nefes alıp veriyor, yutkunuyor, yumruğunu sıkıyordu. Tuna onun halini fark edince elindeki bardağı masanın üzerine bıraktı ve ona doğru eğildi.
“Baksana, burası çok sıkıcı. Bana gidelim, bolca içkim ve çerezim var. Hem film de izleriz. Hadi kalk.” dedi ve ayağa kalkıp, Mürit’in kolunu tuttu. Onu da kaldırmaya çalışırken, Mürit kolunu hızla çekip onun elinden kurtardı. Hala Gamze’ye bakıyor, burnundan soluyordu. Elinden bir kaza çıkmadan buradan çekip gitmesi gerekiyordu, ama yerinden kımıldayamıyordu. Sanki bedeni taş kesilmiş, oraya saplanıp kalmıştı. Ama Tuna ısrarcıydı. Onu tekrar kolundan tutup kaldırmaya çalıştı. Aynı anda söyleniyordu.
“Sakın Mürit! Sakın yanlış bir şey yapma!”
Mürit derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu ama başaramıyordu. Başka bir erkek için hiçbir açıklama yapmadan, hiçbir şey konuşmadan çekip giden kadın şimdi kendisini aynı anda üç erkeğe birden yamamaya çalışıyordu. Onu terk ettiği adam ile hala beraber olup olmadığını bilmiyordu, ama umurunda da değildi. Tek bildiği artık bir fahişe olduğuydu. O bir fahişeydi. Mürit onu görmezden gelmeye çalışarak çıkışa doğru ilerledi. Tuna’da yanlış bir şeyler yapmaması için onun hemen arkasından, ona yakın bir mesafeden yürüyordu.
Çıkışa giderken o masanın yanından, tam da dibinden geçmişti ama Gamze onu yine de fark etmemişti. Yanındaki piçlerin onu okşamasından, bedeninin açık olan kısımlarını öpmelerinden zevk alıyor gibi bir hali vardı. Şu an buna odaklanmıştı, bunun dışında hiçbir şeyi görmüyordu. Mürit tam kapıya yaklaşmıştı ki, ani bir hareketle arkasını dönüp tekrar gamzenin oturduğu masaya doğru ilerledi. Tuna hemen onun koluna yapıştı ama Mürit o kadar öfkeliydi ki, Tuna’nın ona gücü yetmedi. Mürit iki eliyle masanın bir kenarını kavradı ve sert bir şekilde kaldırıp, masayı darmadağın etti. Masadaki herkes aniden yerlerinden fırladılar, herkes şaşkınlıkla önce etrafa, sonra Mürit’e baktılar. Adamların öfkeden suratları kızarmış, Gamze ise dehşete düşmüştü. Ağzı bir karış açık, öylece kala kalmıştı. Mürit ona kısa ve aşağılayıcı bir bakış attıktan sonra, oradan ayrılmak için arkasını döndü. Tuna Mürit’i çekiştirirken, o sırada bir el Mürit’in ensesinden yakaladı ve sola doğru savurdu. Mürit dengesini kaybedip başka bir çiftin oturduğu masanın üzerine devrildi. İçki şişeleri, kadehler ve mezeler etrafa dağıldı. O masada oturanlar da neye uğradıklarını şaşırarak ayağa fırlarken, Mürit’i savuran adam bu kez onun yakasına yapıştı ve ona küfürler savurarak, suratına art arda yumruklar indirdi. Mürit’in üzerine düştüğü masada oturan adam onlardan birine saldırırken, Tuna’da, Mürit’in üzerine gelen diğer adam ile kavgaya tutuştu. Ortalık bir anda karışmıştı. Herkes birbirine girmiş, kimin kime vurduğu belli değildi. Bir süre sonra birkaç güvenlik görevlisi geldi ve kavgayı ayırmaya çalıştı. Sonra Mürit ile Tuna’yı yaka paça dışarı attılar. En azıdan onlardan dayak yemedikleri için şükrediyordu. Ama içeride kendisini düşürdüğü durumdan dolayı kendisine öfkeliydi. Bu yaptığından dolayı Gamze Mürit’in onu kıskandığını, ona hala aşık olduğunu ve bu yüzden bu hareketi yaptığını, hatta onun uğruna dayak yediğini düşünecekti. Gerçi dışarıdan bakılınca tam olarak böyle görünüyordu. Ama Mürit’in niyeti bu değildi. Sadece ona zamanında söyleyemediği sözlerin, soramadığı hesapların acısını çıkarmak için gecesini zehir etmek, onun huzurunu kaçırmak istemişti. Ama olayın bu kadar büyüyeceğini hiç düşünmemişti. O artık bir fahişeydi, yolu belliydi. Böyle bir kadın için bu yaşadıkları, hele ki yediği dayaklar tamamen boştu. O kadın için değmezdi. Tuna’yı dinleyip oradan defolup gitmediği için pişman olmuştu.
“Yaptığını beğendin mi? Değdi mi?” diye sordu Tuna. Sonra oradan bir an önce uzaklaşmak için onu kolundan tutup çekiştirdi. Aracın başına geldiklerinde durdu. Mürit’i kendine doğru çevirip yüzüne baktı ama karanlıktan dolayı pek bir şey göremedi.
“Bir şeyin var mı, neren acıyor?” diye tekrar sordu Tuna.
Mürit’in depoda yediği dayağın üstüne bir de yediği bu dayak, onu iyice serseme çevirmişti. Galiba burnu kırılmıştı. Ayrıca yüzünde bir yerlerde ıslaklık hissediyordu. Üst üste yediği bu dayaklardan sonra ölmezse bir daha ölmezdi. Öne doğru eğilip ellerini dizlerine dayadı ve bir süre o şekilde bekledi. Masanın üzerine düşerken belini masanın köşesine çarpmıştı, bundan dolayı belinde dayanılmaz bir acı hissediyordu. Bu kez hastaneye gitmesi gerekiyordu, daha fazla direnmenin bir anlamı yoktu. Tuna onu devlet hastanesine götürdü. Yüzünün halini ışıkların altında görene kadar ne kadar temiz bir dayk yediğinin farkında değildi. Burnu kırılmamıştı ama çatlamıştı. Hem burnu kanamış hem de daha önceki dayak sırasında yarılan kaşındaki yara tekrar açılmıştı. Hemşire ona yüzündeki eski yaralarını sorduğunda geçiştirdi. Hemşire de onun polis olduğunu öğrendiğinden bunu fazla üstelemedi. Sanki bütün polisler her zaman dayak yiyormuş gibi bunu önemsemeden geçiştirdi. Pansumanı bittikten sonra hastaneden ayrılıp, Tuna’nın evine doğru yola çıktılar. O sırada Mürit’in telefonu çaldı, ekrana baktığında restoran sahibi olan arkadaşının aradığını gördü. Başını arkaya atıp derin bir iç çekti. Yine bir şikâyet duyacağına emindi. Üstelik bu kez arkadaşından... Ona mahcup olacaktı. Sakin kalmaya çalışarak cevapladı. Burnuna sarılan sargından dolayı sesi boğuk çıkıyordu, kaburgalarının ağrısından dolayı ise konuşmakta güçlük çekiyordu.
“Alo...”
“Mürit, nasılsın?” diye sordu adam, sıkıntılı bir sesle. Mürit konunun ne olduğunu onun ses tonundan anlamıştı. Kardeşini işe yerleştirdiğinden beri onunla hiç konuşmamıştı. Hem konuşmak zorunda da değildi, işi gücü vardı ve Özgür artık bir çocuk değildi. Kendi başının çaresine bakması gerekiyordu.
“İyiyim, sağ ol.” diye yalan söyledi Mürit. “Sen nasılsın?”
“Şey... Bugüne kadar iyiydim. Küçük bir sorun var. Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum Mürit.”
“Yine ne yaptı?” diye sordu Mürit, onunla aynı ses tonuyla.”
“Aslında bir sorun yoktu, gayet iyi gidiyordu. Hatta işe alışmaya başladığını düşünmüştüm, ama bugün bir şey oldu.”
“Ne oldu? Söylesene!” diye sordu Mürit, ses tonunu yükselterek.
“Özgür restoranı soymuş Mürit.”
“Ne? Nasıl... Nasıl? Anlamadım...”
“Bas baya, soymuş işte. Kasayı boşaltmış. Gece mesaiye kalacaktı, akşam yemeği için çıktı bir daha dönmedi. Biz de o zaman fark ettik. Bunu sana söylemek zorunda olduğum için üzgünüm Mürit.”
Mürit’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Özgür resmen Mürit’in tanıdığı ve ona güvenen birini, üstelik çalışıp ekmek parası kazandığı iş yerini soyup kaçmıştı. Daha birkaç gün önce Mürit’ten yalvararak para istemişti. O da yetmemiş, bir de hırsızlık yapmıştı. Yine yapmıştı. Ama bu bardağı taşıran son damlaydı. Depodaki adamların söylediklerini hatırladı. Ondan yüklü miktarda alacakları olduğundan bahsetmişlerdi. Demek ki bu parayı ödemek için ondan para almıştı, demek bunun için çalıştığı iş yerini soymuştu. O paranın ne için olduğunu mutlaka öğrenmeliydi. Akdi halde bu çocuk Mürit’in başına bela olmaya devam edecekti.
“Toplam kaybın ne kadar?” diye sordu Mürit, titreyen sesle. Tuna meraklı gözlerle bir ona, bir yola bakıyordu, Mürit telefonu kapatmadan soru sormak istemiyordu.
“Doksan bin lira civarında. Bak, eğer...”
“Paranı vereceğim. Zararını karşılayacağım, merak etme.”
“Beni yanlış anladın. Senden bunu yapmanı istemiyorum Mürit, bunu sen ödemek zorunda değilsin. Sadece haber vermek istedim, ne yapmam gerektiğini sormak istedim.”
“Polise git.” dedi Mürit, hiç düşünmeden. “Git ve şikayetçi ol. Ben senin paranı ödeyeceğim ama bunu kimseye söyleme, tamam mı? Şikayetini de geri çekme.”
“Sen... Sen ciddi misin? Bunu nasıl yaparım?”
“Ne yapman gerektiğini sordun, ben de söylüyorum. Git ve şikayetçi ol. Hapse girsin de aklı başına gelsin.”
“Peki, tamam. Tekrar kusura bakma.”
“Asıl sen kusura bakma. Böyle bir şey yapacağını hiç düşünmemiştim, yoksa senin yanına getirir miydim? Hoşça kal.”
Mürit telefonu kapatır kapatmaz Tuna soru sormaya başladı.
“Ne olmuş anlatsana! Kimden bahsediyorsun?”
“Özgür... Onu işe soktuğum restoranı soymuş. Kasayı boşaltıp kaçmış. Adi pislik! Beni rezil etti.”
“Şimdi ne olacak? O parayı sen mi ödeyeceksin?”
“Ne yapayım, mecburum.”
“Değilsin Mürit. Bence boş ver gitsin, cezasını çeksin.”
Sonunda Tuna’nın evine vardıklarında, ikisi de ağır ağır araçtan indiler ve eve girdiler. Mürit’in ayakta duracak, hatta oturacak hali yoktu. Neyse ki yarın izinliydi. En azından işe dönene kadar biraz toparlanabilecekti. Ama emniyettekiler onun suratının daha da bozulduğunu görünce soru bombardımanına başlayacaklar, onu rahat bırakmayacaklardı. Tuna ona bir sıcak su torbası hazırlayıp, koltuklardan birine yatağını hazırladı. Belini desteklemesi için birkaç yastık koyarak, yatacağı yeri rahat bir hale getirmeye çalıştı. Sözde içip film izleyeceklerdi ama geceleri zehir olmuştu, yine kendisinin yüzünden. Tuna’da epey tartaklanmıştı ama neyse ki ona pek bir şey olmamıştı. Bütün bunlar yetmez gibi bir de kardeşinin yediği haltı öğrenince sinirleri alt üst olmuştu. O çocuğu gördüğü yerde bayıltana kadar dövecekti. Tabi polisler ondan önce bulamazsa. Tuna’nın hazırladığı yatağa uzanıp gözlerini kapattı ve uyumaya çalıştı, ama vücudundaki ağrılardan dolayı bir türlü uyuyamadı. Sabaha doğru uykuya dalmış, sonra televizyonun sesiyle gözlerini tekrar açmıştı. Yattığı yerde başını kaldırdığında Tuna’yı elinde bir kahve fincanıyla, televizyonun karşısında haberleri seyrederken buldu.
“Günaydın.” diye geveledi, doğrulmaya çalışırken. Tuna ona döndü.
“Günaydın, nasıl hissediyorsun?”
“İdare eder. Saat kaç?”
“On bir. Ben de yeni uyandım zaten, uyuya kalmışım. Hala aynı haberler.”
“Ne anlatıyor?”
“Cinayetlerle ilgili bazı detayları... Bir de cesetleri tabi. Amirimle konuştum. Otopsi raporlarını medyaya vermeyeceğiz.”
“Saklayınca ne değişecek?”
“İnsanlar daha fazla şey öğrenip aptalca senaryolar kuramayacaklar. Herkes dedektif olmuş. Kahve ister misin?”
“Hayır, sonra.”
Tuna bir bakıma haklıydı. İnsanlar fazla detay bilmeden bile kendilerince teoriler üretiyorlar, birilerini suçlu çıkarmaya çalışıyorlardı. Bir de otopsi raporlarını öğrenirlerse onları susturmak imkânsız hale gelecekti.
“Depodaki adamlarla ilgili ne yaptın?” diye sordu Mürit.
“Amirimle konuştum. Göz altı ve arama kararı için izin alıp bize haber verecek. Ama orayı nereden bulduğumuzu, neden şüphelendiğimizi sorduğunda seninle konuşmasını söyledim. Ben karışmam.”
“İyi de oraya ısrarla gitmek isteyen sen değil miydin?”
“Ama bulan da sendin, kardeşinin sayesinde... Ben istediğini yaptım, gerisine karışmam.” dedi Tuna, net bir şekilde. Sonra ayağa kalktı ve mutfağa giderken tekrar sordu. “Kahvaltı ister misin?”
“Olur, açım.”
Tuna mutfağa gittiğinde, Mürit salonda tek kaldı. Televizyon hala açıktı ama Mürit ekrana boş gözlerle bakıyordu. Aklına Yetkin geldi. Acaba teorileri doğru olabilir miydi? Ya da dediği gibi geçmişte buna benzer bir cinayet işlenmiş miydi? Yetkin bunu araştıracağını söylemişti ama Mürit onun bu konuyla ilgileneceğini hiç sanmıyordu. Hatta belki de çoktan unutmuştu. Yetkin sadece onu bir süre rahat bırakmaları için bunu söylemişti. Bir ayyaş ve bağımlıdan ne beklenirdi ki? Tam bunlara odaklandığı sırada aklına yine Gamze geldi. Son bir yıldır aklının ucundan bile geçmemiş, onu bir kez olsun düşünmemişti. Dün geceye kadar... Durduk yere nereden açmıştı şimdi? Yine hayatını, zihnini ve düşüncelerini alt üst etmişti. Yine Mürit’e zarar vermeyi başarmıştı, hem de kılını bile kımıldatmadan.

Yorumlar
Yorum Gönder