Ölüler ve Diriler (Bölüm 10/I)


Komiserler gittiğinde, onları evine almasının ne kadar büyük bir hata olduğunu anlamıştı. Gerçi onları içeri almamak için bir bahane uydurmazdı, aksi halde şüphe çekerdi. Zaten evini temizlemişti, gözle görünür hiçbir şey yoktu ama koku... Kokuya bir çaresi yoktu. Evdeki bütün pencereleri gün boyu açık bırakmıştı ama yine de koku gitmemişti. Ölüm kokusu kolay kolay dağılacak bir koku değildi. Üstelik evine aldığı adımlar cinayet masası polisleriydi. Bu koku onların belki de sürekli karşılaştıkları bir şeydi. Belki de ne olduğunu anlamışlardı ama ona belli ettirmemişlerdi. Üstelik başkomiser tuvalete gitmişti. Cesetleri ortadan kaldırırken giydiği kıyafetleri makinanın içinde, yıkanmamış bir halde duruyordu. Başkomiserin onları fark etmemiş olmasını umdu. Sonra bu ona saçma geldi. İnsan neden başka birinin çamaşır makinasının içindeki kirli çamaşırları kurcalasın ki? Onlara verdiği bir söz vardı. Bu sözü tutmadığı, istediklerini yapmadığı sürece onu rahat bırakmayacaklardı. Onlardan kurtulmak istiyorsa bir an önce yapması gereken işi yapmalıydı. Ama biraz sonra oturduğu yerde uyuya kaldı. Gözlerini açtığında çoktan sabah olmuştu. İçinden küfürler savurdu. Birkaç saat daha oturup çalışmayı planlamıştı ama yapamamıştı. Saatleri çöpe gitmişti. Oturduğu yerden kalkmaya çalıştı ama kalkamadı. Bir süre bekledikten sonar tekrar hamle yaptı, kalkmayı başardı ama bu kez de sendeledi. Düşmemek için bir yere tutundu. Yavaş yavaş eriyor, ağır ağır ölüyordu ama o bunun fakrında bile değildi. Dört duvar arasında, hareketsiz ve sağlıksız beslenmeyle, aldığı alkol ile uyuşturucularla nereye kadar dayanabilecekti ki? Kendisi de bunun farkındaydı ama şu an içinde bulunduğu durumu umursamıyordu bile. Ne de olsa herkes bir gün ölecek diye düşünerek, kısacık hayatını güzel yaşamak yerine mahvediyordu. Kendi hayatını yalnızca kendisi zehir ediyordu. Birçok kez terapiye gitmeyi, tedavi olmayı düşünmüş ama yaşından dolayı bundan vazgeçmişti. Bu yaştan sonra tedavi olsa bile ne işine yarayacaktı ki? Ne de olsa yaşlanmıştı ve günleri sayılıydı. Her zaman böyle düşünmüştü. Nasıl olsa öleceğim, bari ölmeden önce istediklerimi yapayım. Tuvalete gidip ihtiyacını giderdi ve elini yıkamadan tekrar çıkıp mutfağa gitti. Ayılmak için biraz kafeine ihtiyacı vardı. Kendisine sert bir sabah kahvesi hazırlayıp tekrar oturma odasına gitti. Televizyondan bir haber kanalı açtı. Sonra telefonunu kontrol etti. Bir e-postası vardı. Yine bir üniversitede, psikoloji alanıyla ilgili bir seminer vardı ve bunun için bilgilendirme mesajı gelmişti. Seminer bu akşam saat dörtteydi. Gidip gitmemek konusunda kararsızdı. Normalde koşa koşa giderdi ama bugün hiç takati yoktu. Saate baktığında öğlenin on ikisi olduğunu fark etti. Bir kez daha küfürler savurdu. Sadece birkaç saat uyuduğunu sanmıştı ama resmen ölü gibi uyumuştu. En iyisi seminere gitmek, biraz hava almak, insan içine karışmaktı. İşini daha sonra da yapabilirdi. Bu konu da onun için önemliydi elbette ama polislere söz verdiği için değil. Bu konuyu kendisi de merak ediyor, çözmek istiyordu. Üzerine her zamanki takım elbisesini giyindi. Montunu, telefonunu ve sigara paketini alıp evden çıktı. Bir sigara yaktı ve aracına doğru ilerledi. Aracın başına geldiğinde, sigarasından derin bir nefes aldı ve izmaritini yere attı. Tam şoför kapısını açmıştı ki durdu. Aracın ön camında, sileceğin altında bir kağıt gördü. Mahallelerinde bulunan bir fahri müfettişin yine ceza yazdığını düşünerek, umursamaz bir tavırla kağıdı aldı ve aracına bindi. Kağıda göz ucuyla baktığında, bunun bir ceza kağıdı değil bir not olduğunu fark etti. Kaşlarını çattı. ‘Birbirimizi gördük. Ben de senin ne yaptığını biliyorum.’
Fazla düşünmesine gerek yoktu, bunu yazan kişi mezarlıkta gördüğü kişiydi. Ona ilk işareti mezarlığın girişinde bıraktığı aracının açık olan bagaj kapağını kapatarak vermişti. Şimdi de ikinci işareti veriyordu. Aracını bulmuştu, belki de evini bile biliyordu. Onu bulmuştu, onu tanıyordu ve ne halt yediğini biliyordu. Yutkundu. Bu kişi eğer cinayetleri bizzat işleyen kişi ise Yetkin’in işi bitmişti. Yetkin’in hayatını zehir edecekti, ona cehennemi yaşatacaktı, onu parmağında oynatacaktı, buna emindi. Bunca acımasız ve vahşi cinayetleri rahat bir şekilde işleyen kişi kim bilir ona neler yapardı... Ama onu asla öldürmeyeceğini biliyordu. Çünkü katil beyazları değil siyahları öldürüyordu. Beyazlara zarar vermiyordu. Bu durum onu öldürmeyeceğinin bir garantisi olabilirdi. Ama ona ölümden daha kötü şeyler yaşatacaktı. Onu süründürecek, kendisine köle edecekti. Neyse ki Yetkin’de onunla başa çıkmak için birkaç yol biliyordu. Bunun için katilin ona iyice yaklaşmasını, kendisini bir şekilde ortaya çıkarmasını bekleyecekti.
Aracını çalıştırıp yola koyuldu. Seminere gitmeden önce iyi bir kahvaltıya ihtiyacı vardı. Karnı açken dinlediği hiçbir şeyi algılayamazdı. Kahvesinden bir yudum bile almamıştı. Ayrıca elini ve yüzünü de yıkamamıştı, hala tuvaletten çıktığı kirli elleriyle duruyordu. Bu onu hiç rahatsız etmiyordu ama yine de birileriyle tokalaşmaması gerekiyordu. En azıdan pisliğini başka insanlara bulaştırmamak için. Bir börek salonunun önünde durdu. Aracını park edip içeri girdi ve boş masalardan birine oturdu. Sonra buranın yanlış bir tercih olduğunu anladı. Salon oldukça işlek bir caddedeydi. Dışarısı çok kalabalık ve gürültülüydü. Etrafta çok fazla insan vardı. Bu onun en nefret ettiği şeydi, gereksiz insan kalabalığı ve gürültü. O yalnızlığı sessizliği seviyordu. Ama yanına gelen çalışana siparişini çoktan vermişti, bu yüzden çıkamazdı. Yemeğini hızlıca yiyecek ve kalkıp gidecekti. Dışarıdaki gürültü daha da arttı. Sanki insan kalabalığı giderek artıyor, kasıtlı olarak gürültü yapıyorlardı. Gereksiz kalabalık, gereksiz gürültü. Yetkin salonun bir köşesine, tavana yakın bir yere monte edilmiş olan televizyondaki haberlere odaklanmaya çalıştı ama televizyonun sesi kapalıydı. Siparişini getiren çalışana televizyonun sesini açmasını söyledi, ama genç çocuk onun tabağını masaya koyarken başını çevirmiş, anlamamış gözlerle dışarıya bakıyordu. Yetkin, gencin çayı onun üzerine dökmemesi için çay bardağını kendisi aldı ve tekrar seslendi.
“Televizyonun diyorum, sesini açar mısın?”
Genç, anlamamış gözlerle ona baktı. Sonra başını evet anlamında sallayıp tekrar dışarı döndü. Yetkin, gencin neye baktığını görmek için başını çevirdi. Kaşlarını çattı, tepesinde dikilen genç gibi o da anlamamış gözlerle dışarıyı seyrediyordu. Dışarıda büyük bir siyahi grup toplanmıştı. Ellerinde pankartlarla, afişlerle ve sopalarla caddede ağır ağırı yürüyorlar, anlaşılmayan bir dilde bağırarak sloganlar atıyorlardı. Yetkin’in aklına adliye binasında eylem yapan siyahiler geldi. Mürit başkomiser haklıydı. Olay o kadarla kalmamıştı, grup daha da büyümüştü ve şimdi işlek bir caddede yürüyorlardı. Bunun daha ilerisinin ne olacağını tahmin bile edemiyordu. Sadece afişlerle ya da pankartlarla dolaşsalar iyiydi. Ellerinde bir de sopalar vardı. Bunun sebebini çok geçmeden öğrendi. Sopalı adımlar karşıdaki birkaç iş yerine saldırmaya, camlarını kırmaya başladılar. Biraz sonra onların sloganlara kadınların çığlıkları, erkeklerin küfürleri ve tehditleri eklendi. Ortalık karışmaya başlıyordu. Biraz sonra börek salonundaki adamlardan biri, genç çalışana kepenkleri indirmesini söyledi. Muhtemelen buranın sahibi olmalıydı. Genç koşarak tezgahın altından bir kumanda çıkardı ve düğmeye basit. Kepenk ağır ağır kapanırken, içeriye birkaç kadın daldı. Muhtemelen dışarıdaki kargaşadan korkup sığınmak için gelmişlerdi. Yetkin şaşkınlıkla bir kapanmak üzere olan kepenge, bir de genç çalışana bakıyordu.
“Dur, bekle... Benim dışarı çıkmam gerek.” diyerek ayağa fırladı. “Benim önemli bir işim var.”
Başka bir adam karşılık verdi.
“Dışarısı tehlikeli, bir süre burada kalın. Kepenk tekrar açılmayacak.”
“Açılacak.” dedi Yekin, net bir şekilde. “Benim dışarı çıkmam gerek. Hemen açın şu kepengi!”
“Hayır dedim! Ne halt ettiklerini görmediniz mi? Burası benim iş yerim, buradaki insanlar da benim müşterim. Burayı korumak zorundayım.”
Yetkin öfkeyle adamın üzerine yürüdü, cebinden bir miktar para çıkarıp onun suratına fırlattı ve öfkeyle söylendi.
“Bu siparişimin ücreti, hemen şu kepengi açtır yoksa burası dışarıdan daha tehlikeli olacak!” dedi tehditkar bir tavırla. Salondaki bütün müşteriler, özellikle kadınlar korku dolu gözlerle onlara bakıyorlardı. İş yeri sahibi sonunda pes etti ve çalışanına kepengi biraz açmasını söyledi. Kepenk o kadar az açılmıştı ki Yetkin dışarıya çıkmak için yerde sürünmek zorunda kaldı. O ayağa kalktığı anda kepenk hemen arkasından tekrar kapandı. Yetkin üzerin silkeledi ve şaşkınlıkla etrafa bakındı. İçeriden büyük görünen siyahi grup, aslında çok daha büyüktü. Nerdeyse bütün caddeyi doldurmuşlardı. Kadınlar ve çocuklar çığlıklarla kaçışıyor, sığınacak yer arıyor, iş yeri sahibi erkekler ise iş yerlerini korumak için onlara karşı koymaya çalışıyorlardı ama çocuğu dayak yiyordu. Siyahiler ise yalnızca yetişkin erkekler olmak üzere önlerine geleni dövüyor, yerlerde sürüklüyor, iş yerlerini değim yerindeyse yerle bir ediyorlardı. Bu heriflerin derdi neydi böyle? Bu olay cinayetlerden dolayı ortaya çıkacak bir olay değildi. Bu işte başka bir iş vardı ama ne? Yetkin, onların acımadan önlerine gelen herkesi dövdüklerini görünce, dayaktan nasibini almamak için koşar adımlarla aracına doğru ilerledi. Biraz sonra siren sesleri duyuldu. Aracına bindiğinde, caddenin aşağısından arka arkaya polis otobüsleri geldiğini gördü. Muhtemelen çevik kuvvet polisleri gelmişti. Onların hemen ardından da motosikletli ekipler göründü. Bu olayda çok fazla göz altı olacaktı. Eğer böyle bir şey olursa siyahları durdurmak çok daha zor olacaktı. Göz altına alınanların yakınları onlara destek olmak için sokaklara dökülecek, bir süre sonra da beyaz gruplar sahaya çıkacaktı. Kulağa her ne kadar saçma gelse de en büyük olaylar, küçük ve basit şeylerden dolayı ortaya çıkıyordu. Yetkin bunu düşününce hemen silkindi. Basit şey diye düşündüğü şey arka arkaya işlenmiş cinayetlerdi. Onlar da kendilerince hakkını savunuyor gibi görünüyorlardı, ama Yetkin kimsenin bilmediği ve yalnızca komiserlere söylediği bir şeyi biliyordu. Onların amacı intikam ya da adalet değil, güç gösterisiydi. O böyle düşünüyordu. Bunun asıl nedenini anlamak ve bu olayların sonlandırmak için yapılması gereken tek bir şey vardı, o da bu olayın kaynağına inmek. Bu cinayetlerin bir geçmişi, bir kaynağı vardı. O kaynağı bulmak ve ortaya çıkarmak zorundaydı. Bu olayı sonlandırmanın tek yolu buydu. Bunun için semineri boş verip eve dönmesi ve araştırmaya başlaması gerekiyordu. Aracının kontağını çalıştırdığında aniden irkildi. İki tane siyahi adama onun aracının yanına gelmiş, ellerinde sopalarla aracın camlarını kırmaya çalışıyorlardı.
“Ben ne yaptım, pislik herifler! Benim ne suçum var? Defolun! Arabama vurmayın!” diye bağırıyordu Yetkin, ama camları kapalıydı, adamlar onu duymuyordu. Gerçi duysalar da pek bir şey değişmeyecekti. Önü tamamen polis araçlarıyla doluydu. Bu yüzden geri vitese taktı ve arkadaki siyahlara aldırmadan gaza basıp, caddenin diğer ucuna doğru ilerlemeye başladı. Amacı onlardan birine zarar vermek değildi, kendisi zarar görmeden buradan kurtulmaktı. Zaten aracın üzerine geldiğini gören herkes ezilmemek için kenara çekiliyor, onun yolunu açıyordu. Caddenin başına geldiğinde sağ tarafa doğru ilerlemeye başladı. Gözlerine inanamadı. Bu herifler grup değil, sanki orduydu. Her yerde onlar vardı. İstanbul’da bu kadar siyah olduğunu sanmıyordu. Muhtemelen olayı duyup, başka şehirlerden gelenler de vardı. Sanki ülkedeki tüm siyahlar buraya toplanmıştı. Onlarcası vardı, hepsi buradaydı. Yetkin bir an önce eve gidip araştırma yapmaya başlamak için sabırsızlanıyordu. Ama eve vardığında yaptığı ilk şey televizyonda bir haber kanalı açmak oldu. Üzerini bile değiştirmeden koltuğa oturup, televizyonun sesini açtı ve dikkat kesildi. Biraz önce Yetkin’in şahit olduğu olaylar, televizyonda canlı olarak yayınlanıyordu. Bir muhabir sesini duyurabilmek için bağırarak bir şeyler anlatıyordu ama Yetkin onu dinlemek yerine, oradayken dikkatli bir şekilde seyredemediği görüntüleri seyrediyordu. Ortalık tam anlamıyla cehenneme dönmüştü. Siyahlar önlerine çıkana hatta polise bile saldırmaya devam ediyordu. Polis ise hem kendilerini savunmak hem de olayları yatıştırmak için zor kullanıyorlar, biber gazıyla, coplarla müdahale ediyorlardı. Alt yazılar dikkatini çekti. Bir börek salonuna yapılan saldırının ardından göz altına alınan kişilerin serbest kaldığı, saldırı olayının, seri cinayetlerin intikamı olabileceği yazıyordu. Olayda solonun sahibi adam hayatını kaybetmiş, oğlu ise yaralı halde hastaneye kaldırılmıştı. Yetkin bu olayı öğrenince şaşırdı çünkü birkaç gündür doğru düzgün haber seyretmiyordu. Bunu kaçırmıştı. Üstelik böyle bir zamanda, bu olaylar bitene kadar gözü kulağı haberlerde olacaktı. Bu haberin detaylarını öğrenmek için hemen telefonuna sarıldı ve internete girdi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)