Ölüler ve Diriler (Bölüm 6/I)
Hala emniyette göz altındaydı. İlk cesedi bulan doktoru serbest bırakıp, onu saatlerce göz altında tutmaları onun sinirini bozmuştu. Üstelik polislere yardım etmeye çalışmış, onlara fikir vermişti ama buna rağmen hala nezaret hanedeydi. Bir süre sonra nihayet onu da serbest bıraktılar. Emniyetten çıkarken, başkomiserin ve yanındaki diğer komiserin bakışlarından hala bir şüpheli konumunda olduğunu anlamıştı. Onu kendi istekleriyle değil, yukarıdan bir yerlerden gelen emirle serbest bırakmışlardı. Emniyet binasından çıktıktan sonra, bir süre olduğu yerde durup etrafına bakındı. Buraya polislerle beraber gelmişti, arabası yoktu. Hem arabası olsa bile kullanacak durumda değildi. Başı dönüyor, gözleri kararıyor, uykusuzluktan dolayı gözlerini zar zor açık tutuyordu. Sallana sallana bir yöne doğru yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu, sadece yürüyordu. Yürürken ara sıra yola dönüyor, herhangi bir taksi görmeyi bekliyordu. Bu kafayla evinin yolunu yürüyerek nasıl bulacağını bilmiyordu. Yola tekrar döndüğünde nihayet bir taksinin yaklaştığını gördü. Hemen elini kaldırıp salladı, aynı anda bağırdı ama taksi dolu olacak ki durmadan yoluna devam etti. Yetkin içinden küfürler savurdu. Aslında durmamasının iyi olduğunu anladı. Çünkü ne üzerinde ne de evinde tek kuruş parası yoktu. Taksiciye ne verecekti? Mecburen yürümek zorundaydı. Bu uyuşuk kafayla kaybolmamayı umuyordu. Biraz daha yürüdükten sonra dinlenmek için durdu ve yol kenarındaki bariyerlere oturdu. Bıkkın bir şekilde yolu seyrediyor, diğer yandan da düşünüyordu. Acaba katil, cinayetlerine devam edecek miydi? Eğer devam ederse, bir sonraki cinayetini işlemesine en fazla üç gün vardı. Çünkü polisler, iki cinayetin arasında sadece birkaç gün olduğunu söylemişti. Acaba bu kez kimi öldürecekti? Ya da bu kez cesedi nereye bırakacaktı? Cesedi bulacak olan bir sonraki şanssız kişi kim olacaktı? Aklına bir ayrını geldi. Cesetlerin gövdesi hariç diğer tüm uzuvlar, daha önceden ölen kişilere aitti. Katil tüm parçaları aynı bölgeden toplamamıştı, tüm parçaları farklı yerlerden toplanmıştı. Belki de mezarlıklardan. Kafasından bir hesap yaptı. Eğer parçaları mezarlıklardan topladıysa, katil şu ana kadar tam on tane mezarlığı ziyaret etmişti. Eğer cinayetlerine devam ederse mezarlıkları gezmeye de devam edecekti. Ama önceki kurbanları için gittiği mezarlıklara bir daha gitmeyecekti. Eğer katilin şu ana kadar ziyaret ettiği mezarlıkları öğrenebilirlerse, şehirdeki diğer mezarlıklara birer görevli yerleştirip katili yakalayabilirlerdi. Polis ziyaret edilen mezarlıkları zaten bulabilirdi. Ama ya katil şehir dışındaki mezarlıkları soyduysa? Ya da bundan sonra şehir dışındaki mezarlıklara giderse? O zaman bu plan tamamen boşa giderdi. Polisten başka bilgiler daha alabilseydi belki bu olayı daha detaylı bir şekilde inceleyebilir, hatta katili yakalayabilirdi ama elinde yeteli bilgi yoktu. Şimdi kafasını bu olayla daha fazla yoracak durumda değildi. Oturduğu yerden kalkıp yürümeye devam etti. Sonunda tanıdık gelen bir caddeye gelmişti, kaybolmamıştı. Kendisini biraz daha zorlayarak evine gitmeyi başardı. Merdivenleri tırmanırken bir yandan da cebinden anahtarını çıkarıyordu. Dairesinin önüne geldiğinde aniden durakladı. Eski karısı kapısının önünde durmuş, elleri cebinde dik dik ona bakıyordu.
“Ne istiyorsun?” diye sordu Yetkin, onu görmezden gelerek. Anahtarı birkaç denemeden sonra nihayet kilide soktu ve kapıyı açıp içeri girdi. Ayak izi alındıktan sonra geri aldığı ayakkabılarını çıkarıp kapının yanına bıraktı. Yeliz de onun peşinden içeri girip kapıyı kapattı ama ayakkabılarını çıkarmadı. Yerler kir içinde olduğundan buna gerek duymamıştı.
“Kaç kere aradım, açmayınca gelmek zorunda kaldım.” dedi Yeliz, iğrenmiş bir şekilde etrafa bakınarak.
Yetkin, polislerin telefonuna el koyduğunu hatırladı Belki de Yeliz onu o sırada aramıştı. Sonra telefonunu geri almıştı ama bunu Yeliz’e söylemek istemedi.
“Telefonumu kaybettim, bir türlü bulamıyorum.” diyerek yalan söyledi. Aynı anda üzerindeki ceketini çıkarıp bir kenara bıraktı ve kendisini koltuğun üzerine bıraktı.
“Evde mi kaybettin dışarıda mı?” diye sordu Yeliz. Üzerindeki kürkünü çıkarmadan bir koltuğun ucuna oturdu. Bu evden baştan son kadar iğreniyordu. Hiçbir yere elini sürmüyor, bu evde hiçbir şey yiyip içmiyordu. Bu her zaman böyleydi.
“Bilmiyorum.”
“Sen telefonunu asla sessizde bırakmazsın! Biri bulmuş olsa açması ya da telefonu tamamen kapatması gerekirdi. Evdeyse de...”
“Benden ne istiyorsun?” diyerek onun sözünü kesti Yetkin, baygın gözlerle ona bakarak.
“Nereden geliyorsun bu saatte?”
“Ne o, kıskandın mı?”
“Bu halin ne, yine içtin mi?”
“Onu da mı kıskanıyorsun?” diye sordu Yetkin, uyuşuk bir sesle. Sonra başını arkaya atıp gözlerini kapattı. Yeliz onun bu sözlerinin hiçbirini ciddiye almıyordu, bu yüzden tepki göstermiyordu çünkü Yetkin’in şu an normal bir ruh halinde olmadığını biliyordu.
“Avukatım davayı açtı, onu haber vermeye geldim.”
Yetkin hiç istifini bozmadan sordu.
“Ne davası?”
“Tazminat davası.”
“İyi... Sana başarılar dilerim.”
“Dava sana açıldı Yetkin.” dedi Yeliz, bıkkın bir şekilde. “Ben duvara mı konuşuyorum, kafanı çevirip yüzüme bakar mısın?”
Yetkin başını çevirip, zar zor açtığı baygın gözlerle ona baktı.
“Bana mı?” diye sordu, yine uyuşuk bir sesle. Aklına, avukatın ofisinde yırtıp attığı kağıt geldi. O sözleşmeyi imzalayıp istediği parayı vermezse, ona dava açacaklarını söylememişlerdi. Yetkin o sözleşmeyi imzalamadığı için de sonunda dediklerini yapmışlardı. Ama Yetkin için değişen hiçbir şey yoktu. O parayı ondan güzellikle alamayacaklarını anlayınca zorla almaya karar vermişlerdi, ama Yetkin’in hala bu tazminatı ödeyecek parası yoktu.
“Sana Yetkin, başka kime olacak? Bu konu artık çok uzadı, sıkıldım.”
“Sen ne kadar yüzsüz, arsız bir kadınsın.” dedi Yetkin, aşağılayıcı gözlerle ona bakarak.
Yeliz başını yana eğdi ve gözlerini kıstı.
“Anlamadım, ben mi yüzsüz ve arsızım? Şu haline bir bak, git aynada kendine bir bak! Sen bana ahlak ve karakter dersi verecek son kişi bile olamazsın, haddini bil!” Yeliz tüm bunları, ses tonunu yükselterek söylemişti. Yetkin uzandığı yerden doğruldu ve kollarını dizlerine dayayarak, öne doğru eğildi. Bu tartışma bedenine adrenalin yüklüyor, onu yavaş yavaş kendine getiriyordu.
“Öyle mi? Evliyken başka biriyle beraber olan ben değilim, sensin. Bir de utanmadan hala benden para istiyorsun, bana dava açıyorsun. Sen kendini ne halt sanıyorsun?”
Yeliz’de kollarını dizlerine dayadı ve ona doğru eğildi.
“Peki ben seni aldatırken sen neredeydin Yetkin? Bunu neden fark etmedin, neden seni aldattığımı anlamadın? Ben başka bir adamın yatağındayken sen neredeydin? Ben sana söyleyeyim. Televizyonun karşısında, seri katillerin belgesellerini izliyordun. Kızının nikahında, doğumunda neredeydin? Diğer kızının mezuniyet töreninde neredeydin? Evde seri katillerle vakit geçiyordun. Son dört yılda yatağa kaç kere beraber girdik, kaç kere ilişkiye girdik bana söylesene? Sen bana kocalık mı yaptın? Sen bu hayatı seçtin, sonuçlarına da katlanacaksın.”
Yetkin Yeliz’in tüm bu konuşmalarını ağzı bir karış açık dinliyordu. Öfkeden gözlerini kocaman açmıştı. Bir bacağını sallayıp duruyor, diğer yandan da yumruklarını sıkıyordu. Yeliz’in söylediği tüm sözler kafasının içinde dönüp dönüp başa sarıyor, onun beynini ve zihnini esir alıyor, sanki tamamen zihninde kalmak istercesine oraya kazınmaya çalışıyordu. Bu duydukları, onun hayatında duyduğu en aşağılayıcı sözlerdi. Bunlar asla affedilemez sözlerdi, bunlar gerçek bir fahişe sözleriydi. Yetkin her şeyi unutsa da bu sözleri asla unutmayacaktı.
“Bunlar cinayet sebebi.” diye geveledi Yetkin, ama bunu bilinçsizce sesli olarak söylemişti. Yeliz kaşlarını çatana kadar bunun farkında değildi.
“Anlamadım, ne dedin.” diye sordu Yeliz, dehşet içinde.
Yetkin bu sözlerden sonra artık onu her gördüğünde nasıl dayanacağını, kendisini nasıl zapt edeceğini düşünüyordu. Karşısındaki kaltağı her gördüğünde onun ağzını burnunu kırmamak, kafasını paramparça etmemek için kendini nasıl tutacaktı? Onun boğazını sıkıp nefessiz bırakmamak, kocaman bir bıçakla kalbini paramparça etmemek için kendisini nasıl zapt edecekti? Bu sözler her erkeğin hayatını alt üst edecek sözlerdi. Belki biri buna dayakla, biri hakaretle, başka biri ise yalnızca çekip gitmekle karşılık verirdi. Kaç tanesi onu öldürerek karşılık verirdi bilmiyordu, ama Yetkin’in kafasında kurduğu, planladığı şey tam olarak buydu. Onu öldürmek! Bu düşünce onun isteğiyle değil, tamamen dışarıdan bir müdahaleyle gelmişti. Belki şeytan, belki herhangi, kötü bir güç, belki de maddelerin esir aldığı ve yavaş yavaş çürüyen beyninin kendiliğinden geliştirdiği bir düşünce. Ama asla kendi düşüncesi değildi.
“Çık git buradan!” dedi Yetkin, buz gibi bir sesle.
Yeliz başını dikleştirip, onun istediğini yapmayacağını gösteren bir tavır takınmaya çalıştı.,
“Sana söylüyorum Yetkin, istediğim parayı vermezsen eğer...”
Yetkin ayağa fırladı ve ateş fışkıran gözerle ona bakarak, üzerine doğru yürüdü.
“Hemen defol evimden!”
“Burası sadece senin evin değil Yetkin, ikimizin parasıyla alındı. Sadece ben burada yaşamana izin verdiğim için buradasın, unutma!”
Yeliz hala dimdik oturuyor, meydan okuyan gözlerle ona bakıyordu. Yetkin’in elleri titremeye başladı, şu an ona dokunursa öldürmeden bırakamazdı. Kendisini bunu yapmamak için zor zapt ediyordu. Kendisini olabildiğince tutmaya çalışıyordu, ama karşısındaki şeytan kılıklı kadın onu tahrik etmekten başka bir şey yapmıyordu.
“Sana evimden defol dedim, yoksa çok kötü şeyler olacak!” dedi Yetkin, dişlerini sıkarak. Yeliz başını yana eğip gözlerini kıstı ve alaycı bir tavır takındı.
“Ne olacakmış, göster bakalım.”
Yetkin bir süre daha ona baktıktan sonra, hızla gözleriyle etrafı taradı. Orta sehpanın üzerindeki cam bira şişelerini gördü. Ani bir hareketle şişelerden birini eline aldı ve tüm gücüyle Yeliz’in suratına doğru fırlattı. Yeliz bu saldırıya hazırlıksız yakalanmıştı, bu yüzden kendisi koruyamamış, şişeden kaçınmak için hamle yapamamıştı. Şişe Yeliz’in suratına çarpıp yere düştü ve parçalara ayrıldı. Yeliz’in bir anlık attığı küçük çığlık, canının ne kadar yandığını gösteriyordu. Biraz sonra burnundan kan gelmeye başladı. Yeliz kendisini toparlamaya çalışırken, Yetkin bu kez onun üzerine çullandı ve iki eliyle boğazını kavrayıp, var gücüyle sıkmaya başladı. Yeliz onun altında çırpınıp debeleniyor, bir şeyler söylemeye çalışıyor, Yetkin’in ellerinden kurtulmaya çalışıyordu. Yekin bunları, bedenini esir alan birinin ona zorla yaptırdığını hissediyordu. Sanki kötü bir ruh bedenine girmiş ve onu kontrol ediyordu. Bunu hissedebiliyordu, bu hareketleri o yapmıyordu, ona yaptırıyorlardı. Belki de böyle düşünmek istiyordu. Belki de kötü alışkanlıklarından dolayı kafayı sıyırdığını, algılama ve diğer tüm kabiliyetlerini kaybettiğini, bir canavara dönüştüğünü kabullenmek istemiyordu. Belki de bu yüzden böle düşünüyordu. Her ne ise... Sonuçta bu davranışları sergiliyordu ve şu an eski karısını öldürmek üzereydi. Yeliz’in suratı morarmaya, hareketleri yavaşlamaya başladı. Artık elleri, onun ellerine sanki boşluktaymış gibi dokunuyordu. Hiçbir güç kullanmıyordu, bilinci yavaş yavaş gidiyordu. Yetkin onun artık hareket etmediğini ve gözlerinin kapandığını görünce ellerini boğazından çekti ve üzerinden kalktı. Nefes nefese kalmış bir şekilde ellerini beline dayadı. Koltukta, oturduğu yerde devrilen ve baygın yatan kadına baktı. Kolları iki yana açılmış, bir bacağı öne doğru uzanmış, iğrendiğinden dolayı hiçbir yerine dokunmadığı bu evin kirli koltuğunda boylu boyunca uzanmış, hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Yekin alnını sıvazladı, sakalını kaşıdı ve kendi etrafında bir tur attı.
“Aptal sürtük... Aptal sürtük... Ne halt ettiğini gördün mü? Yaptığını beğendin mi? Sürtük.” diye söylendi kendi kendine. Şimdi ne yapacaktı? Yeliz’in yanına yaklaşıp üzerine doğru eğildi ve önce yüzeysel olarak inceledi. Suratı hala mordu ve boğazında, Yetkin’in sıktığı bölge kızarmıştı. Ağzı yarı açık kalmıştı. Yaşayıp yaşamadığını anlamak için kulağını ağzına dayadı. Şu an algılama kabiliyeti en düşük seviyede olduğundan hiçbir şey anlamadı. Kolunu sıyırıp bileğinden nabzını kontrol etmek istedi, sonra boynuna dokundu ama hiçbir şey anlamıyordu. Yaşayıp yaşamadığını bir türlü anlayamıyordu. Tekrar doğuldu ve gözlerini onun üzerinden ayırmadan, ne yapması gerektiğine karar vermeye çalıştı. O sırada çalan kapının sesiyle aniden irkildi, bu saatte kim gelmişti? Aslında saatin bir önemi yoktu, onun evine eski karısı dışında gelen giden kimse yoktu. Tedirgin bir şekilde kapıya yaklaşıp delikten baktığında, alt komşusu olan yaşlı adamın geldiğini anladı. Demek bir şeyler duymuş ve meraktan buraya gelmişti. Yetkin derin bir nefes alıp kendisini toparladı ve kapıyı açtı. Yaşlı adam kaşları çatık bir şekilde ona bakarak sordu.
“Az önce bir ses duydum, ne yapıyorsun?”
“Ne sesi? Ben bir şey duymadım.”
“Önce bir şey kırıldı sonra da galiba bağırışlar duydum. Karın mı geldi?” Yaşlı adam bunları söylerken başını uzatmış, aralık duran kapıdan içeriye bakmaya çalışıyordu. Yetkin kapıyı sadece kafası dışarıda olacak şekilde kapattı ve karşılık verdi.
“Eski karım! Ayrıca ne duyduğuna bile emin değilsin. Sadece televizyon film izliyorum, sesini fazla açmışım.”
Yaşlı adam işaret parmağını havaya kaldırarak, soru bombardımanına devam etti.
“Tam tepemde bir şey kırıldı, bunu kesinlikle duydum. Neydi o, evde başkası mı var?”
Yetkin bıkkınlıkla iç çekti ve gözlerini devirdi.
“Biraz içiyorum ve bilirsin, sarhoşluk... Şişe elimden düştü hepsi bu... Benim uyumam gerek, iyi geceler.”
Yetkin kapıyı kapatmak üzereyken, yaşlı adam elini kapıya dayayıp onu durdurdu.
“Bekle... Karım bu gece kardeşinde kalacak. Eğer sen de yalnızsan sana eşlik edeyim, hem evde canım sıkılıyor.”
Adam kapıyı biraz daha açıp içeriye girmek için eşiğe bir adım attığında, Yekin onu hafif bir şekilde iterek kapıdan uzaklaştırdı.
“Belki başka zaman. Gerçekten çok yorgunum, bugün yoğun bir gündü.”
Yetkin sakin olmak ve yaşlı adama olabildiğince nazik davranmak için kendisini zorluyordu. Çünkü en ufak bir yanlışı, adamın ondan şüphelenmesine ve polisi aramasına neden olabilirdi. Yaşlı adam bir süre anlamamış gözlerle ona baktıktan, sonra ağır ağır başını salladı.
“Tamam o zaman, belki başka bir gün erkek erkeğe otururuz.” Merdivenlere gitmek için arkasını döndüğünde durdu ve başını çevirip ona baktı. “Karımın evde olmadığı bir zaman... İçki içmeme asla izin vermiyor çünkü. Eğer içtiğimi görürse beni öldürür.” diye ekledi gülümseyerek. Sonra merdivenlere doğru ilerledi, birkaç basamak indiğinde Yetkin arkasından söylendi.
“Ondan önce sen onu öldür.”
Yaşlı adam tekrar başını çevirip ona baktı ve onun bu sözünü şaka sanmış olacak ki sırıttı. O merdivenleri inerken, Yetkin’de içeri girip kapıyı kapattı, halbuki söylediği şeyde ciddiydi. Yetkin, Yeliz’in sabah uyandığında kaçıp gideceğini biliyordu. Bunu yaparsa direk polise gider ve onu şikâyet ederdi. Bu yüzden buradan gitmeden önce onunla konuşmak ve kendisini şikâyet etmemesi konusunda ikna etmek için sabah uyandığında onun hala burada olmasını istiyordu. Evden çıkmaması için kapıyı kilitleyip anahtarı yanına aldı ve yatağına girip anında uykuya daldı.

Yorumlar
Yorum Gönder