Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/II)
“Herifteki rahatlığa bak.” diye söylendi Mürit. Tuna onu kolundan tutup durdurdu.
“Baksana! Belki tek bir fotoğrafı gösterebiliriz. Adam profil uzmanı sonuçta.”
Mürit kaşlarını çatarak onu baştan aşağı süzdü.
“Sen aklını mı kaçırdın? Bir şüpheliye olay yeri fotoğraflarını mı göstereceğiz?”
“Hayır, sadece cesede ait bir fotoğraf gösteririz. Bakarsın bize yardımı dokunur. Hem kurbanların neden o hale getirildiğine dair en ufak bir fikrimiz bile yok. Bunu kendi başımıza nasıl çözeceğiz söylesene? Adam yıllarca polislerle çalışmış. Katiller konusunda uzman.”
“Aynı zamanda ayyaşın teki! Hem uyuşturucu da almış. Sarhoş bir adamın fikirleri sadece işimizi daha da bozar.”
“Başkomiserim.” diyerek, ısrarına devam etti Tuna. “Sadece bir fotoğraf. Eğer söyledikleri akla yatkın değilse, biz de aptal değilsek bunu zaten anlarız. O zaman onu ciddiye almayız.”
Mürit bir süre durup düşündü. Aslında Tuna haklıydı, bir profil uzmanının onlara büyük yardımı olurdu. Buna ihtiyaçları da vardı ama içerideki adamın kafası yerinde değildi. Ona nasıl güveneceklerdi? Yine de şanslarını deneyebilirlerdi. Mürit sonunda kabul etti ve tekrar adamın tutulduğu odaya doğru ilerledi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde adamı sandalyede başı öne düşmüş, uyuklar vaziyette buldu. Mürit, Tuna’ya dönüp gözlerini devirdi. Tuna’da hızla adama yaklaştı ve omzundan tutup sarstı. Adam aniden irkildi, gözlerini birkaç kere kırptı ve esneyerek etrafına bakınırken nerede olduğunu algılamaya çalıştı.
“Neler oluyor?” diye, ağzının içinde geveledi adam. Mürit elindeki dosyayı masanın üzerine fırlatıp kollarını bağladı ve bıkkın bir şekilde adama bakmayı sürdürdü. Hala ayakta duruyordu. Tuna, adamın karşısındaki sandalyeye oturup dosyayı açtı ve içinden, kurbanın ceset torbasının içinde çekilen net bir fotoğrafını çıkarıp önüne koydu. Adam umursamaz bir tavırla fotoğrafı alıp, bir süre boş gözlerle fotoğrafa baktı. Sonra suratı yavaş yavaş büzülmeye, kaşları çatılmaya başladı. Adam göz ucuyla bir Tuna’ya bir Mürit’e kaçamak bir bakış attıktan sonra tekrar fotoğrafa baktı.
“Bu direkte asılı olan cesedin fotoğrafı mı?” diye sordu.
“Evet.” dedi Tuna. “Orada ne görüyorsun, bize ne söyleyebilirsin?”
“Başka bir fotoğraf daha gösterir misiniz?”
Mürit hemen araya girdi.
“Hayır.” dedi, net bir şekilde.
Adam ona tekrar kaçmak bir bakış attıktan sonra fotoğrafa daha da dikkat kesildi. Yutkundu ve gözlerini kıstı.
“Ceset boyalı mıydı?” diye sordu adam. Tuna karşılık verdi.
“Evet. Buna benzer bir ceset daha bulundu, o da tamamen siyaha boyalıydı.”
“Pozisyonu nasılsın.”
“Direkte bulunanın mı? Kollar açık, bacakları ayak bileklerinden birleştirilmiş, baş aşağı asılıydı. Onu sen buldun zaten, neden soruyorsun?”
“Olay yerinde ne buldunuz? Herhangi bir obje ya da ne bileyim... Herhangi bir sembol?”
“Hiç.” dedi Tuna ve hemen sustu. Olay yeriyle ilgili bilgi veremeyeceğini bir anlığına unutmuştu.
Yetkin fotoğrafı dikkatle önüne bırakarak, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve Tuna’ya doğru eğildi.
“Otopsi raporunda dikkat çekici, ilginç herhangi bir şey çıktı mı?”
“Bu ceset henüz incelenmedi ama diğer cesette ilgili ilginç şeyler var, evet.” dedi Tuna ve başını kaldırıp, göz ucuyla Mürit’e baktı. Konuşmayı sürdürmek için ondan izin istiyordu. Mürit gözlerini kırptı. Tuna ondan izin aldıktan sonra tekrar Yetkin’e döndü ve devam etti.
“Ceset altı farklı insandan oluşuyordu.”
“Anlamadım.” diyerek, kaşlarını çattı Yetkin.
“Şöyle... Gövde siyahi bir erkeğe aitti. Yeni öldürülmüş. Ama diğer tüm uzuvlar, kollar, bacaklar ve baş beyaz insanlara aitti. İncelemelere göre beyaz insanlara ait olan uzuvlar, daha önceden ölmüş farklı kişilere aitmiş. Hepsinde farklı yapıda toprak kalıntılarına rastlanmış. Ayrıca farklı çürüme evreleri görülmüş. Yani altı farklı insan, tek beden.”
Yetkin’in dehşete düştüğü, fal taşı gibi açılan gözlerinden anlaşılıyordu. Resmen kanı donmuştu.
“O cesedin pozisyonu nasıldı?” diye sordu donuk bir sele.
“Bulan kişinin tarifine göre yerde secde eder pozisyondaymış. Adam ilk gördüğünde istemeden pozisyonunu değiştirmiş.”
“Bulan kişi kimdi peki?”
“Bir doktor. O da sorgulandı, tıpkı senin gibi.”
Yetkin gözlerini önündeki fotoğrafa dikti ve düşünceli bir şekilde mırıldandı.
“O benim gibi hala burada değil, serbest kaldı.”
Tuna göz ucuyla Mürit’e baktı. Mürit’de ona kısa bir bakış attıktan sonra tekrar Yetkin’e döndü.
“Bunu nereden biliyorsun? Medyaya bu konularla ilgili bilgi verilmedi.” dedi Tuna. Yetkin tekrar başını kaldırıp Tuna’ya baktı.
“Çünkü o mesleğini icra eden bir doktor, statü sahibi. Belki şüpheli biriydi ama çok zeki, başarılı ve tertipli bir doktor olduğundan, üzerine hiçbir şüphe çekmedi.”
Tuna yutkundu, Mürit ise derin bir nefes alarak kendi etrafında bir tur attı. Sıkıntıdan çatlamak üzereydi.
“Tamam, konumuz bu değil. Bize cesetlerle ilgili ne söyleyebilirsin?” diye sordu Mürit, sabırsızca.
“Birinci cesedin secde eder pozisyonda olduğunu söylediniz. Bu, katilin karşısındaki kişiyi kendisinden çok alçakta gördüğünü gösteriyor. Hayattayken ona itaat etmesini sağlayamadığı birini, öldürdükten sonra kontrolü altına alıyor. Kendisine taptığını ve kendisine itaat ettiğini düşünmek onu tatmin ediyor. İkinci ceset ise ters bir şekilde çarmıha gerilmiş. Ters haç, satanizmi temsil eder. Tüm olay bu kadar ile kalsaydı şunu düşünebilirdik. Kurbanların pozisyonlarına bakarsak, katil kurbanlarını şeytana taptırıyor ya da ona kurban olarak adıyor. Ya da kendisini bizzat şeytan olarak görüyor ve kurbanlarını kendisine taptırmak amacıyla bu pozisyonlara sokarak, kendi kendini tatmin ediyor. Ama cesetlerdeki diğer detaylar tüm bu teorileri çöp ediyor.”
“Dur bir dakika... Birinci cinayetle ikinci cinayetin aynı kişi ya da kişiler tarafından işlenip işlenmediği henüz belli değil.” dedi Tuna. Mürit bu kez Yetkin’i daha dikkatli dinlemeye başlamıştı.
“Birinci ceset nerede bulundu?” diye sordu Yetkin.
“O da yol kenarında bulundu.”
“İkisi de birbiriyle tamamen bağlantılı. Katil bir kişi ve kurbanlarla kişisel bir sorunu yok. Muhtemelen oldukça sosyal biri. Genç ve beyaz bir erkek. Uzuvların kesikleri ve dikişleri nasıldı?”
“Birinci kurbandaki izlerin gayet düzenli ve profesyonel olduğu söylendi.”
Yetkin alnını sıvazlayarak, gergin bir şekilde devam etti.
“Muhtemelen bir cerrah ya da eski bir asker olabilir. Eğer bunlardan biri değilse, kesinlikle bir çeşit makina kullanmış olmalı. Bunu sizin benim gibi insanlar yapamaz. Bu kişi tecrübeli olmalı.”
“Kasap olamaz mı?” diye sordu Tuna.
“Kasap hayvanları keser komiserim, onları geri birleştirmez.”
“Tüm bu teorileri neye dayanarak söylüyorsun?” diyerek araya girdi Mürit. Adam son derece kendinden emin ve mantıklı konuşuyordu, ama tüm bu detayları sadece bir fotoğrafa ve birkaç bilgiye dayanarak nasıl söyleyebildiğini anlayamamıştı.
“Kurbanlar, birden fazla insanın uzuvlarının birleştirilmesiyle tek bir beden haline getirilmiş. Beyaz uzuvlar ölü insanlara ait, yani adam beyazlara zarar vermiyor. Bu ona göre beyazlara karşı bir dostluk göstergesi, insanlarla sosyal. Ama siyah bir insanı kendisi öldürmüş. Siyahlardan nefret ediyor. Onları öldürüp bedenlerini dini pozisyonlara sokarak kendisini yüceltiyor. Diğer yandan onları ölü beyaz insan uzuvlarıyla tamamlayarak, onları birer ezik gibi göründüğünü ve beyazların üstün olduğunu göstermeye çalışıyor. Ayrıca cesetleri siyaha boyaması, siyahları sadece birer pislik olarak gördüğünü ve onlarla alay ettiğini gösteriyor. Bir kişi olmasının nedeni, işlediği cinayetleri birer sanat eserine çevirmeye çalışması. Cesetlerin üzerinde çok fazla uğraşan katiller bütün işlerini yalnız yaparlar, bu hazzı başkalarıyla paylaşmak istemezler. Ayrıca tüm ilgiyi yalnızca kendi üzerlerine çekmek, sanatlarında yalnızca kendi imzalarını görmek isterler. Erkek, çünkü bir kadın o cesedi o direğin tepesine çıkaramaz. Ayrıca bir kadın olsaydı tüm parçalar yalnızca erkeklere ait olmazdı. Çünkü kadınların kendilerine en büyük rakip olarak gördükleri, yine hemcinsleridir. Sosyal, çünkü ilgi görmeyi seviyor. Cesetlerin ikisini de herkesin görebilmesi için işlek bölgelere bırakmış. İnsanlar tarafından ilgi görmek, alkışlanmak, önemli hissetmek istiyor. Karşınızda bu kriterlerde, ırkçı bir katil var.”
Mürit, düşünceli gözlerini Yetkin’in üzerinden ayırmadı. Tuna’da başını kaldırıp Mürit’e baktı ama Mürit onu fark etmedi bile. Mürit şu an sadece Yetkin’in söyledikleri ölçüp tartmaya ne kadarının tutarlı ne kadarının tutarsız olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yıllarca polislerle çalışmış bir uzman olabilirdi, ama sonuçta görevinden atılmıştı. Ayrıca alkol ve uyuşturucu bağımlısıydı. Şu an bile kafasının düzgün çalışıp çalışmadığına emin değildi. Ayrıca onların dikkatini başka yerlere çekmeye çalışarak, kendisini bu işten sıyırmaya çalışıyor olabilirdi. Ama bir yandan da Yetkin haklıydı. İlk cesedi bulan doktor serbest kalmıştı ama Yetkin hala buradaydı. Doktoru serbest kalmasını sağlayan şey en ufak bir şüphe bile hissettirmemesiydi. Belki de Yetkin’in dediği gibi çok zekiydi ve bu sayede işin içinden sıyrılmayı başarmıştı. Belki o da Yetkin gibi potansiyel bir şüpheliydi. Sonuçta her ikisi de cesetleri bulan ilk kişilerdi, ama biri ayık ve statü sahibi olduğu için serbest kalırken, diğer bağımlı bir ayyaş olduğundan hala göz altındaydı. Yine de anlattığı birçok şey akla gayet yatkın ve mantıklı geliyordu. Mürit bunu söylemişti, adamın anlatacakları mantıklı olursa dinleyecekler, saçmalarsa odadan çıkacaklardı. İkisi de adam o kadar odaklanmışlardı ki odadan çıkmak Mürit’in aklına bile gelmemişti. Yetkin başını ağır ağır masaya koydu, elleri sandalyenin iki yanından sarktı ve orada sızıp kaldı. Mürit öfkeyle derin bir iç çekti ve masanın üzerindeki dosyayı alıp odadan çıktı. Tuna da peşinden gelirken sordu.
“Ne düşünüyorsun?”
“Herif odaya girdiğimizde uyuyordu, konuşması bitti yine uyuyor. Onu ciddiye alıp almamak konusunda kararsızım.”
“İstersen başka uzmanlara da danışalım. Eğer onlar da bezer şeyler söylerse Yetkin ile görüşmeye devam ederiz. Ne dersin?”
“Olabilir. Ha bu arada... Doktorun serbest bırakıldığını bana neden söylemedin?” diye sordu Mürit, ona dönerek.
“İfadesini amirim aldı, sonra da serbest bırakmamızı söyledi. Ne yapabilirim?”
“İyi, mezarlıklarla ilgili bir şey çıktı mı?”
“Hayır ama başka bir şey çıktı.” dedi Tuna ve koridorun ortasında durdu. Mürit’de durdu ve merakla ona baktı. “Şu suratına ne olduğunu söylesen iyi olur başkomiserim.”
“Ne?” diye geveledi Mürit ve elini yüzüne götürdü. “Ne oldu ki?”
“Emniyetin aracıyla bir yere gitmişsin. İşimizin hiç düşmediği bir yere.”
Mürit birden afalladı. Kardeşiyle buluşmaya emniyetin aracıyla gitmişti, ayrıca onun ne haltlar karıştırdığını öğrenmek için yine aynı araçla takip etmişti. Araçtaki takip sistemini tamamen unutmuştu ve emniyetin aracını özel işleri için kullanmaması gerektiği aklının ucundan bile geçmemişti.
“Ben, şey... Sadece...”
“Ne olduğunu bana anlatırsan sana yardım edebilirim.”
Mürit başını yukarı kaldırıp derin bir iç çekti ve ellerini beline dayadı. Dosyanın hala elinde olduğunu fark edince, dosyayı tuttuğu elini savurdu.
“Özgür’ü takip ettim. Bir gece kondu mahallesine gitti, bir depoya girdi. Oradaki herifleri görmen gerekiyordu. Hepsi korkunç adamlardı. Beni tanımadıkları için sorgusuz sualsiz bir ton dayak attılar. Olan bu.”
Tuna şaşkınlıkla Mürit’e yaklaştı.
“Orada ne yapıyorlardı?”
“Hiçbir şey bilmiyorum. Sadece birkaç sandalyeye yanmış bir araç vardı. Bir de ofis olarak kullandıkları bir oda, ama odanın içini göremedim.”
“Yanmış araç mı?” diye sordu Tuna kaşlarını kaldırarak. “Nasıl bir araçtı?”
“Ne bileyim, sadece iskeleti kalmıştı.”
Tuna düşünceli bir şekilde çenesini sıvazladı. Sonra eliyle peşinden gitmesi için işaret yaparak ofise doğru ilerledi. Mürit’de merakla onun peşinden gitti. Tuna hızla kendi masasının üzerini karıştırdı ve bir fotoğraf buldu. Fotoğrafı Mürit’e uzattı. Mürit anlamamış gözlerle fotoğrafı alıp inceledi.
“Ne bu?” diye sordu aynı anda.
“İlk cesedi, bulunduğu yere bıraktığını düşündüğümüz araç. Sana yanmış olarak bulunduğunu söylemiştim. Bu orada gördüğün araçla aynı mı?”
Mürit tekrar fotoğrafa baktı. Dudağını büktü, fotoğrafı evirip çevirdi.
“Ne bileyim? O kadar dikkatli bakmadım. Yanmış bir aracı nasıl tanıyabilirim ki?”
“İyi bak Mürit! Belki bir benzerlik olabilir.”
“Bilmiyorum.” dedi Mürit, başını iki yana sallayarak. “Hem bu cinayetin oradaki adamlarla ne alakası olabilir ki?”
Tuna ellerini iki yana açarak söylendi.
“Ne bileyim? Her zaman bir yerlerde yanmış arabalar görmüyoruz. Belki bir alakası olabilir diye düşündüm.”
“Sanmıyorum.” dedi Mürit, fotoğrafı ve elindeki dosyayı Tuna’nın masasına bırakarak.
“Gittiğin yeri hatırlıyor musun peki? Adresini falan.”
Mürit bir süre düşünceli gözlerle boşluğa baktı, masasına doğru ilerlerken aynı anda cevapladı.
“Hatırlıyorum, bir daha gitsem bulurum herhalde.”
“Gidelim o zaman. Bakalım araba hala orada mı? Hem orada ne haltlar döndüğünü de öğreniriz.”
“Hiçbir halt öğrenmeyiz. Özgür bile bana orada olanlarla ilgili tek kelime etmedi. Ayrıca elimizde hiçbir şey yok, nasıl gideceğiz.”
“İzin alırız.”
“Orayı nereden bulduğumuzu, olayla ne alakası olduğunu sorduklarında ne diyeceğiz? Özgür’ün yediği haltları kimseye söyleyemem!”
“O zaman elimizde bir şey olmadan gideriz.” dedi Tuna, kendinden emin bir şekilde. Mürit kaşlarını kaldırdı. Yasal olmayan bir şey yaparak başını derde sokmak istemiyordu. Ayrıca oraya gidip o adamlardan tekrar dayak yemek de istemiyordu. Ama Tuna kendinden gayet emin görünüyordu. Çünkü o adamları görmemişti. Ne orayı ne de etrafı görmemişti. Oraya tekrar giderlerse, hem de tek başlarına giderlerse bir posta daha dayak yiyip geri döneceklerdi. Mürit bunu tekrar yaşamak istemiyordu.

Yorumlar
Yorum Gönder