Ölüler ve Diriler (Bölüm 4/I)
Seminerden çıktıktan sonra bir tekel bayisine gitmiş, emekli maaşından kartında kalan son parayı da kuruşuna kadar içkiye harcamıştı. Hatta bir şişeyi, bakiyesi yeterli olmadığından dolayı geri bırakmak zorunda kalmıştı. Cebinde biraz nakit parası vardı ama onu kart geçmeyen başka bir şey için kullanacaktı. Marketten çıkıp, aracını park ettiği yerde bırakarak sokakta bir süre yürüdü. Sonra müstakil bir evin önünde durdu ve kapıya vurdu. Biraz bekledikten sonra kapı açıldı ve karşısına siyahi bir adam çıktı. Üzerinde kir içinde beyaz bir tişört, altında ise kısa şort vardı. Evin içi sıcak olmalıydı çünkü adam yazlık kıyafetlerle dolanıyordu. Adam, Yetkin’i baştan aşağı süzdükten sonra onun anlamadığı dilde bir şeyler geveledi. Tam kapıyı kapatmak üzereyken adamın arkasında başka biri belirdi. Yetkin siyahi adamı ilk kez görüyordu ama sonradan gelen beyaz adamı tanıyordu, maddelerini çoğu zaman bu beyaz adamdan alıyordu. Bu adam da Afgan’dı ve Yetkin’i sima olarak tanıyordu, az da olsa Türkçe konuşabiliyordu.
“Seni tanımadığını söylüyor.” dedi beyaz adam, siyahi adamı işaret ederek. “Ne istiyorsun?”
“Her zamankinden.”
“Bekle.”
Adamlar içeri girip kapıyı kapattılar. Yetkin bir süre elinde poşetiyle kapının önünde öylece bekledi. Aynı anda etrafa bakınıyor, birilerinin onları izleyip izlemediğinden emin olmaya çalışıyordu. Kapı tekrar açıldığında, adam gazete parçasına sarılı maddeyi Yetkin’in eline tutuşturdu. Yetkin malı hemen cebine koyup parayı çıkardı ve adama uzattı. Aynı anda ekledi.
“Sadece iki yüz lira eksik, en kısa zamanda getireceğim.”
Adam kaşlarını çatıp bir süre Yetkin’e baktıktan sonra elini uzattı.
“Para yoksa malda yok, geri ver.” dedi öfkeli bir şekilde.
Yetkin yalvarır gözlerle ona bakarak, yine aynı ses tonuyla onu ikna etmeye çalıştı.
“Elimde ne para ne de mal var... Söz veriyorum bir hafta içinde getireceğim.”
Adamın eli bir süre havada kaldı. Yetkin’i zaten tanıdığından ve devamlı müşterisi olduğundan, zor da olsa bunu kabul etti.
“Bir hafta içinde paramı getirmezsen biraz önceki herifi evine yollarım. Kendisi kaçak bir katil.”
Yetkin kaşlarını kaldırdı ve evet anlamında başını salladı. Sonra arkasını dönüp aracına doğru ilerledi. Satıcının, siyahi olan adamla ilgili söylediği sözler kafasında dönüp duruyordu. Kaçak bir katil... Bunu ciddi anlamada mı söylemişti yoksa Yetkin’in gözünü korkutmak için mi söylemişti anlayamadı. Ama gerçek olma ihtimali çok yüksekti. Sonuçta bu bölgede yaşayanların neredeyse tamamı sığınmacıydı ve burası bir uyuşturucu bölgesiydi. Çoğunun ne oturma ne de çalışma izni vardı. Buradaki insanlardan her türlü pislik çıkardı. Tabi Yetkin bu herifleri polise asla ihbar edemezdi. Ne diyecekti? Uyuşturucu aldığı heriflerden birinin evinde katil olduğunu mu söyleyecekti? Bu ne kadar gerçek olsa da bunu görmezden gelmesi, unutması gerekiyordu. Sonuçta en büyük belayı Yetkin alırdı. Hem uyuşturucu kullanmaktan ceza alır hem de o adamın arkasında duran pislikler ona dünyayı dar ederdi. En iyisi malını alıp oradan uzaklaşmaktı. Aracına binip yola koyuldu. Hava kararmaya başlamıştı, gökyüzü lacivert ve gri karışımı bir renkteydi. Yağmur yağmıyordu ama gökyüzünde yağmur bulutları yine birikmeye başlamıştı. Mart ayına girecek olmalarına rağmen bahar havasından eser yoktu. Bu havaların daha ne kadar bu şekilde devam edeceğini düşünürken, aslında havaların onun için o kadar da önemli olmadığını hatırladı. Ne de olsa evinden nadiren çıkıyordu ve en sevdiği hava, karanlık ve kasvetli havalardı. Bu havalarda evinin içi daha da karanlık oluyordu. Sadece soğuğu sevmiyordu o kadar. Ama yazın sadece gece vakitlerini seviyordu, güneşli havaları hiç sevmiyordu. Siyah güneşliklerini ne kadar sıkı kapatsa da güneşin parlak ışığı, siyah perdeleri bile az da olsa yararak içeriyi aydınlatıyordu. Bu yüzden soğuk olmadığı sürece onun için en ideal hava karanlık ve kasvetli havalardı. Otoyola bağlandığında hızını daha da arttırdı. Bir yandan yolu seyrediyor, diğer yandan gökyüzünün ve bulutların oluşturduğu doğal sanat eserini seyrediyordu. Biraz sonra gözüne aniden tuhaf bir şey ilişti ama yolda aracı hızlı kullandığından, görüntü sadece anlık olarak belirmiş ve hemen kaybolmuştu. Bu çoğu zaman oluyordu. Oturduğu yerde bile sanki dibinden bir böcek geçmiş gibi bir karartı görüyor, ama etrafına bakındığında hiçbir şey göremiyordu. Bunun da onun gibi bir şey olduğunu düşündü.
Aracını yavaşlatıp önce dikiz aynasına, sonra sağ taraftaki aynaya baktı. Geride kalan ve yolun dışındaki alanda bulunan büyük elektrik direklerinden birinde, siyah bir şeyin asılı olduğunu fark etti. Hava epey karardığından güçlükle fark ediliyordu, bu yüzden araçların çoğu muhtemelen bu tuhaf şeyi fark etmemişti, bu yüzden yollarına devam ediyorlardı. Belki de fark etmişlerdi ama o kadar da önemli bir şey olmadığından umursamamışlardı. Yetkin aracını emniyet şeridine çekip vitesi geriye taktı ve ağır ağır geriye doğru ilerledi. Direğe yaklaştığında aracı durdurup aşağı indi ve bariyerleri geçerek, objeyi daha iyi görebilmek için direğe biraz yaklaştı. O şeyi görünce gözlerine inanamadı. Kendi kendine sırıtıp başını öne eğdi ve gözlerini birkaç kere kırpıp tekrar açtı. Şu an kafası allak bullaktı çünkü hala alkol ve maddenin etkisindeydi. Belli ki zihni onunla alay ediyordu. Başını kaldırdığında aynı görüntüyü tekrar gördü. Bu kez kaşlarını çattı, bu hala ona inandırıcı ve gerçek gelmiyordu çünkü bu gördüğü şeyin gerçek olması imkansızdı. Yetkin yola dönüp diğer araçlara baktı. Araçların hiçbiri durmuyor, hızlarını bile düşürmeden yola devam ediyordu. Bu şey gerçek olsaydı, mutlaka başkaları da fark ederdi ama onu Yetkin’den başka hiç kimse görmüyordu. Yetkin direğe bir süre daha baktıktan sonra aklına bir fikir geldi. Ağır ağır cebinden telefonunu çıkarıp kamerasını açtı ve direkte, sadece onun gördüğü tuhaf şeyin birkaç fotoğrafını çekti. Gördüğü şey fotoğraflarda da çıkmıştı ama Yetkin aynı hayali telefonunun ekranında da görüyor olabilirdi. Bu yüzden bu fotoğrafları saklayacak ve yarın sabah sağlam kafayla tekrar bakacaktı. Eğer görüntü hala oradaysa o zaman endişelenebilirdi. Tekrar aracına binip eve gitti. Üzerini bile değiştirmeden kendisini koltuğa bıraktı ve sızıp kalmadan önce fotoğraflara son kez baktı. Hangi ara uykuya daldığını bile hatırlamıyordu, ama gözlerini açtığında salonun içi loş bir şekilde aydınlıktı. Cep telefonu da elindeydi, koltukta oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Gözlerini birkaç kere kırptıktan sonra esneyip gerindi ve boş gözlerle elindeki telefona baktı. Telefonun neden elinde olduğunu, neden üzerinde takım elbisesinin olduğunu, hatta evinde neden ayakkabılarıyla durduğunu bile hatırlamıyordu. Telefonu sehpanın üzerine bırakmadan önce saate bakmak için ekranı açtı. O sırada karşısında aniden tuhaf bir fotoğraf belirdi. Yetkin şaşkınlıkla oturduğu yerden ayağa kalktı. Uykusu anında dağıldı. Ekrandaki fotoğrafın ne olduğunu anlamaya çalışırken, dün akşam yaşananları yavaş yavaş hatırlamaya başladı. Bu fotoğrafı yol kenarında kendisi çekmişti. İlk gördüğünde bunu bir hayal sandığını, ayık kafayla tekrar bakmak için de fotoğrafını çektiğini hatırladı. Şu an uyku sersemi olsa da sonuçta ayılmıştı. Ekranda gördüğü görüntü, o an direkte canlı olarak gördüğü görüntüyle bire bir aynıydı. Hayal görmemişti, orada bir ceset asılıydı. Elektrik direğinin tepesine, kollarından ve bacaklarından baş aşağı pozisyonda balanmış bir ceset vardı. Cesedin ayak bilekleri de üst üste konulup tekrar bağlanmıştı. Ama yine de hemen telaşlanmak istemedi. Belki de bu tamamen cansız bir manken olabilirdi, kendini bilmez bazı sersemler eşek şakası yapmak istemiş olabilirlerdi. Çünkü bunun gerçek olma ihtimali hem çok düşük hem de çok anlamsızdı. Hiçbir katil birini öldürüp böyle ulu orta sergilemezdi. Bunun gerçek olup olmadığını anlamak için hemen televizyonu açtı ve tüm haber kanallarını tek tek dolaştı. Kanalların tamamında siyaset haberleri vardı. Hiçbir kanalda böyle bir olaydan bahsedilmiyordu. Yetkin You Tube’ye girdi ve kısa videoların bulunduğu bölüme girerek oralara göz gezdirdi. Olay belki medyaya yansımamıştı, ama o sırada yoldan geçen bazı insanlar cesedin fotoğrafını veya videosunu çekerek sosyal mecralara yüklemiş olabilirdi. Bunu araştırmasının tek nedeni bunu sadece kendisinin gördüğünü sanmasıydı. Ama orada da hiçbir şey yoktu. Televizyonu kapatıp tekrar koltuğa oturdu ve bir süre, düşünceli bir şekilde öylece oturdu. Polisi aramalı mıydı? Yoksa fotoğrafı başkalarına mı göstermeli miydi? Ne yapması gerektiğine karar vermeye çalışırken, telefonunun çalmasıyla yerinden sıçradı. Ekrana baktığında, onu yalnızca işi düştüğünde arayan eski bir meslektaşının aradığını fark etti. İsteksiz bir şekilde telefonu açıp hoparlöre aldı.
“Alo...”
“Yetkin, nasılsın?”
“Ne oldu?” diye sordu Yetkin, konuşmayı kısa kesmek için.
“Televizyonu açsana.”
“Ne?”
“Haberleri aç, hemen!”
Yetkin kaşlarını çattı ve umursamaz hareketlerle televizyonu açıp, bir haber kanalı buldu. Kanalda, yol kenarından canlı yayın yapan bir muhabir vardı ve hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyordu.
Yetkin anlamamış gözlerle ekrana bakarak sordu.
“Ne olmuş?”
“Dinlemiyor musun? Yol kenarında bir ceset bulunmuş, bir elektrik direğine asılıymış. İşin garibi birkaç gün önce benzer bir ceset daha bulunmuş, hem de yol kenarında. Ortada bir seri katil var, anlıyor musun?”
Yetkin ağzı bir karış açık, öylece kala kalmıştı. Telefon hala elindeydi ve hala açıktı. Demek hayal falan görmemişti, o şey gerçekti. Belki binde bir gerçekleşecek olan bir olay gerçekleşmişti ve bir katil cinayet işleyip cesedi yol kenarında, ulu orta bir şekilde sergilemişti. Ona göre imkansız olan şeyi birileri yaparak, aslında imkansız hiçbir şeyin olmadığını göstermişti.
“Yetkin, orada mısın?” diye sordu telefondaki ses.
“Evet. Kapatmam gerek, işim var.”
Yetkin adamın konuşmasına fırsat vermeden telefonu yüzüne kapattı. Arkadaşına dün akşam oradan geçtiğini, cesedi canlı canlı gördüğünü, hatta fotoğrafını çektiğini asla söylemeyecekti. Aksi halde adam Yetkin’i asla rahat bırakmayacak, fotoğrafları ondan alabilmek için yakasına yapışacaktı. Bununla da kalmayacak, bu haberi başkalarına yayacak ve herkes olay yerini ilk gören kişi olarak Yetkin’in peşine düşecek, onu asla rahat bırakmayacaklardı. Ama o insanların hiçbiriyle uğraşacak durumda değildi. Ayrıca fotoğrafları kimseye vermeyecek, olay yerini ilk gören kişi olduğunu kimseye söylemeyecekti. Bunu yalnızca kendisi bilecekti. Olay yerini gören ilk kişiydi çünkü orada Yetkin’den başka hiç kimse durmamıştı. Demek ki akşamın karanlığında kimsenin dikkatini çekmemiş, vahşet gün ağarınca ortaya çıkmış ve birileri polise haber vermişti. Yetkin bu korkunç cesedi herkesten önce görmüştü ama kimsenin bundan haberi yoktu. Bir an için bundan gurur duydu. Herkesin deli gibi etrafına toplandığı bu korkunç şeyi Yetkin herkesten önce görmüştü. Evet, gurur duyduğu şey buydu. Ama bu fotoğraf ile ne yapacaktı? Fotoğrafı akşamın karanlığında, cep telefonuyla çekmişti. Hiçbir detay belli olmuyordu. Sadece ellerinden ve ayaklarından bağlanarak baş aşağı asılmış simsiyah bir beden görünüyordu hepsi bu. Fotoğrafa dikkatle bakınca bile hiçbir şey anlayamıyordu. Arkadaşı ona birkaç gün önce de benzer bir ceset bulunduğunu ve ortalıkta bir seri katil olduğunu söylemişti. Acaba diğer ceset nasıldı? Görüntüsü, pozisyonu, bulunduğu yer ve zaman... Bunları nasıl öğreneceğini bilmiyordu. Emniyette eskiden tanıdığı birkaç kişi vardı ama ona asla bilgi vermezlerdi. Sonuçta o zorla emekli edilmiş eski bir uzmandı. Bu zorla emekli edilme olayı onun meslek hayatını kötü etkilemişti, onu tanıyan herkes onun zorla emekli edildiğini, hatta nedenini bile biliyordu. Bu yüzden meslekten ayrıldıktan sonra da etrafında pek fazla insan kalmamıştı. Kimse onunla görüşmek veya muhatap olmak istemiyordu. Belki de onları da yoldan çıkaracağından korkuyorlardır, kim bilir... Ama insan kendisi istemedikten sonra, iradesi dışında kim onu kötü yollara çekebilirdi ki? Yetkin elindeki fotoğrafa dikkat kesildiği sırada telefonu tekrar çaldı. Arayan kişi ona haberlere bakmasını söyleyen arkadaşıydı. Yetkin derin bir içerek öfkeli bir şekilde telefonu tekrar açtı.
“Ne var?”
“Neden telefonu yüzüme kapattın? Daha söyleyeceklerim bitmedi.” dedi arkadaşı.
“Dinliyorum.”
“Polis seni sorguya alacak. Orada ne işin vardı?”
Yetkin birden afalladı.
“Ne... Neyden bahsediyorsun, nerede ne işim vardı?” diye sordu, tedirgin bir şekilde.
“Dün akşam birileri seni cesedin fotoğrafını çekerken görmüş, o da senin fotoğrafını çekmiş. Bizim ofisten bir arkadaş senin fotoğrafını görünce polislere hemen seni tanıdığını söylemiş ve adını vermiş.”
Yetkin bir süre durakladı. Yutkundu ve gözlerini birkaç kez kırptı. Arkadaşına ne cevap verecekti? polisler onu sorguya aldıklarında onlara ne anlatacaktı? O saatte orada ne işi olduğunu, o fotoğrafı neden çektiğini sorduklarında nasıl bir hikaye anlatacaktı. Daha da önemlisi alkol ve uyuşturucunun etkisinde olduğunu onlardan nasıl gizleyecekti? Polisler onun madde kullandığını hemen anlarlardı. Alkol pek sorun olmayabilirdi ama uyuşturucu büyük bir sorun olacaktı. Polislerin onu ne zaman sorgulayacağını bilmiyordu, kendine çeki düzen vermesi için ne kadar zamanı olduğunu da...
“Benim adımı polise kim verdi?” diye sormakla yetindi.
“Bu gizli bir bilgi, kusura bakma. O fotoğrafları çektiğini biliyorum Yetkin, neden haberin yormuş gibi davranıyorsun?”
“Ben sadece oradan geçiyordum ve...”
“Ve ne Yetkin... Sen artık bir uzman değilsin, en azından mesleğini icra eden bir uzman değilsin. O fotoğrafları bana göndermeni istiyorum.”
Yetkin kaşlarını çattı. Bu herif onun iyiliğini falan düşünmüyordu, ondan faydalanmaya çalışıyordu. Yetkin’in çektiği fotoğrafları alıp, onları sanki kendisi çekmiş gibi servis edecek ve tüm ilgiyi kendi üzerine toplayacaktı. Ama Yekin buna asla izin vermeyecekti.
“Onları polisten başka kimseye vermem. Beni anladın mı?”
Yetkin adamın tek kelime daha etmesine fırsat vermeden telefonu suratına kapattı.
Kendini uyanık mı sanıyorsun, aptal piç! diye söylendi kendi kendine.

Yorumlar
Yorum Gönder