Ölüler ve Diriler (Bölüm 3/I)


Avukatın ofisinde yaşananların ardından tüm gün ateş topu gibi ortalıkta dolanmıştı. Bir de üzerine dertleşmek için aradığı kızı onun anlattıklarını umursamayınca daha da öfkelenmişti, ama elinden hiçbir şey gelmemişti. Onu asıl öfkelendiren de buydu, elinden hiçbir şey gelmemesi. Televizyonda bir internet kanalında açtığı adli tıp uzmanıyla yapılan röportaj, Yetkin hiçbir şey anlamadan bitmişti. Hemen arkasından, caza evinde kalan azılı bir suçluyla yapılan bir röportaj açılmıştı. Ama Yetkin onu da dinlememişti. Dışarıda aracıyla ve biralarıyla geçirdiği birkaç saatin ardından evdeki tüm zamanını, karanlık bir dünyaya ait olan insanların iç karartıcı konuşmalarının yankılandığı salonunda, pencerenin kenarında dışarıda yağan sağanak yağmuru seyrederek geçirmişti. Eve geldiğinde yaptığı ilk şey önce afyon ardından bir şişe kırmızı şarapla kafayı bulmak olmuştu. İlk başta son derece keyifli birkaç dakika geçirmiş olsa da şu an mide bulantısı ve baş ağrısıyla cebelleşiyordu. Ölümünün bu kimyasallardan olacağına hiç şüphe yoktu, o da bunu gayet iyi biliyordu ama bunu umurunda bile değildi. Aksine ölümünün tam olarak bunlardan olmasını istiyordu. Öldüğünde, otopsisi yapıldığında bedeninin bir kimya deposunu andırmasını istiyordu. Bunu istemesinin nedenini kendisi de bilmiyordu. En azıdan aklına gelen ilk şey, yakınlarının onun resmen kendi kendini bilerek öldürdüğünü anlamaları ve onun arkasından üzüntüye boğulmalarıydı. Gerçi hayattayken bile yanında kimse yoktu, ölümünden sonra onun için kim üzülecekti ki? Belki de bu kimyasallara bu kadar bağlı olması, işine de bağlılığını gösterecekti. Bu her ne kadar aptalca olsa da bunu da düşünmüyor değildi. Evet, kafasının içi aptalca düşüncelerle doluydu. Ayyaş ve bağımlı birinden mantıklı düşünmesi veya da davranması nasıl beklenebilirdi ki? Televizyondaki idam mahkûmu, boktan hayatını gazeteciye anlatmaya devam ederken Yetkin içinin geçtiğini hissetti ama direnmedi. Oturduğu sandalyede, pencerenin yanında sızıp kaldı. Gözlerini tekrar açtığında sıkıca geri kapattı ve ağır ağır birkaç kere kırptı. Bir elini gözlerine siper ederek sandalyede doğruldu. Esneyerek etrafına bakındı. Gün aydınlanmıştı. Dışarıda yağmur dinmiş, güneş açmıştı ve güneş ışığı tam suratına vuruyordu. Gözlerini tekrar kapatarak gerindi ve ellerini bacaklarının arasına sokarak, bir süre pencereden dışarıyı seyretti. Aynı anda kuruyan ağzını biraz hareketlendirmek için geviş getirir gibi birkaç hareket yapıyordu. Burada böyle durmaktan sıkılınca ayağa kalktı ama sendeleyerek, hemen yanında bulunan kanepenin üzerine devrildi. Başı öyle şiddetli dönüyordu ki ayakta durmakta zorlanıyordu. Ayrıca ensesinde şiddetli bir ağrı, bacaklarında ise uyuşmalar vardı. Ağır ağır devrildiği yerden kalkıp sakallarını kaşıdı. Önce kumandayı alıp televizyonu kapattı sonra da orta sehpanın üzerinde duran cep telefonunu alıp kontrol etti. Ne bir cevapsız arama ne de mesaj vardı. Kimse onu merak etmemiş, onunla konuşmak istememişti, her zamanki gibi. Ama bir e-posta vardı. Umursamaz bir tavırla e-postayı açtı ve gözlerini tekrar birkaç kere kırptı. Yazıları bulanık görüyordu, hala ayakta sağa sola sallanıyordu. Gözlerini ovalayıp tekrar telefon ekranına baktı ve dikkatle yazıyı okumaya çalıştı. Mesajda bir üniversitenin konferans salonunda yapılacak olan bir seminerden bahsediliyordu. Bir çeşit davetiyeydi. Seminer saat üçte başlayacaktı ve iki saat sürecekti. Tam ona göre bir programdı. Özellikle semineri verecek kişiyi öğrenince daha da heyecanlandı. Alman bir adli tıp uzmanı konuşma yapacaktı. Yetkin, zamanında bu tür seminerlerden ve konferanslardan önceden haberdar olmak için birçok yere kayıt yaptırmıştı. Bu yüzden de yıllardır bu tür programlar hakkında ona bilgilendirme için e-postalar geliyordu. Belki de hayatında yaptığı nadir iyi şeylerden biri buydu. Hemen telefondan saate baktı, programın başlamasına bir saatten az bir zaman kalmıştı. Ayılmaya vakti yoktu ama hazırlanmaya vardı. Hızla banyoya gidip yüzüne birkaç avuç soğuk su çarptı. Bu yöntemin onda pek işe yaradığı söylenemezdi. Ayılamadan yatak odasına gitti ve üzerinden neredeyse hiç çıkarmadı siyah kadife pantolonunu, buz mavisi gömleğini ve kahve rengi kadife ceketini giyindi. Ayağına da yıpranmış ve soluklaşmış siyah kunduralarını giyinip kabanını aldı. Cep telefonunu ve sigara paketini de aldıktan sonra evden çıktı. Merdivenlerden inerken de aracına giderken de evin içinde olduğu gibi etrafa çarparak, ayakta sallanarak yürüyordu. Bu halde nasıl araç kullanacaktı? Daha da önemlisi o programa katılmayı nasıl başaracaktı? Bir süre etrafına bakındıktan sonra sokağın başındaki kahvehaneyi hatırladı. Önce oraya gidip kendisine büyük kupada, sert ve sade bir kahve sipariş etti. 
Kupayı alabilmek için masalardan birine oturmuştu. Genç çalışan kahveyi getirip onun önüne koyduğunda, Yetkin parasını ödedi ve genç çocuk yanından ayrılınca bir süre daha oturmaya devam etti. Çocuk arkasını döndüğü sırada Yetkin kahve kupasını alıp oradan uzaklaştı. Bir taksi çevirdi ve taksiciye gideceği yeri tarif etti. Yol boyunca şoförün şaşkın bakışları arasında kahvesini yudumlamıştı. Üniversiteye vardığında taksinin parasını da ödeyip araçtan indi ve binaya doğru ilerledi. Etrafta neredeyse hiç öğrenci yoktu. Katılımcı oldukları anlaşılan insanlar baştan sona özenle giyinmiş, tertipli ve nazik görünümlü insanlardı. Yetkin bu insanların arasında kendisini bir evsiz gibi hissetmeye başlamıştı. Kimin yanından geçse herkes kafasını çevirip ona bakıyor, bazıları aşağılayıcı, bazıları şaşkın gözlerle onu baştan aşağı süzüyordu. Normal zamanda bu bakışlar ve tavırlar onun umurunda bile olmazdı. Ama şu an önemli bir yere, önemli bir şey için gelmişti. Bir sorun çıkmasa iyi olurdu çünkü Yetkin bu haldeyken nerede ne yapacağı hiç belli olmuyordu. Bugün burada seminer verecek olan kadını dinlemek için sabırsızlanıyordu, bunu kaçırmak istemiyordu. Bu yüzden kahvesini yudumlamaya devam ederek binaya girdi ve seminerin yapılacağı salonu aradı. O sırada birilerinin seslendiğini duydu ama umursamadı. Biraz daha ilerledikten sonra omzuna dokunan bir elle durdu, arkasını döndü ve anlamamış gözlerle karşısındaki kişiye baktı. Üzerinde güvenlik üniforması olan genç bir adamdı. Yetkin dudağını büktü.
“Beyefendi, sizi dışarı alalım lütfen.” dedi genç adam.
“Anlamadım.” dedi Yetkin, başını hafif bir şekilde yana eğerek. Adamın ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı.
“Lütfen zorluk çıkarmayın, bugün burada sadece özel davetliler var.”
“Ben de davetliyim.” dedi Yetkin ve kupasında kalan son kahveyi kafasına dikti. Sonra kupayı tuttuğu elinin tersiyle bıyıklarına bulaşan kahve kalıntılarını sildi. Hala ayakta durmakta güçlük çekiyordu, ama bunu belli etmemek için büyük çaba sarf ediyordu.
“Davetlilerin tamamı önemli insanlar beyefendi. Sizin davetli olduğunuzu sanmıyorum, lütfen bu taraftan.”
Güvenlik görevlisi Yetkin’e eliyle çıkışı işaret ederken, Yetkin cebinden telefonunu çıkardı ve davet edildiği e-postayı açıp genç adama gösterdi. Güvenlik görevlisi umursamaz bir tavır takınarak gözlerini bir süre telefon ekranına dikti. Mesajı okuyunca da kaşlarını kaldırıp ellerini önünde birleştirdi ve saygı babında, hafif bir şekilde öne doğru eğilip tekrar doğruldu.
“Affedersiniz, ben şey sanmıştım...” diye geveledi genç adam.
Yetkin başını gururla dikleştirerek telefonunu cebine geri koydu, aynı anda söylenmeye başladı.
“Ben de önemli bir insanım. Yıllarca polislerin aradıkları katilleri onların eline verdim. İşten kovuldum tabi ama kovulmadan önce önemli bir insandım. Anladın mı?”
Yetkin son sözlerinin ardından konuştukça saçmaladığını anladı. Karşısındaki genç adamın surat ifadesinden de bunu anlamıştı. Susmaya ve salona doğru ilerlemeye devam etti. Salonun neredeyse yarısı doluydu, seminerin başlamasına az bir zaman kalmıştı ama herkes dışarıda çene çalmakla meşguldü. Bu semineri burada bulunan bir avuç insandan başka kimsenin önemsemediği belliydi. Bir de Yetkin’in. Çoğu insanın bu tür yerlere gelmelerindeki tek sebep arkadaş edinmek, farklı insanlar tanımak ve çevrelerini genişletmekti. Bilimi bile bu tür işlere alet eden insanlar hala vardı. Madem bunun için geliyorlardı neden bir spor salonuna veya bir müzik kursuna gitmiyorlardı? Neden bu tür yerleri boşuna meşgul ediyorlardı? Yetkin iki avucunun arasında tuttuğu kahve kupasıyla koltuğuna iyice yayılmış dümdüz karşıya, sahneye bakıyordu. Salonda, kendi aralarından konuşan insanların çıkardığı uğultudan başka bir şey duyulmuyordu. Belki de sesler normaldi ama Yetkin’in normal olmayan beyni bu sesleri bir uğultu olarak algılamasını sağlıyordu. Biraz sonra yanına biri oturdu. Kırk yaşlarında, takım elbiseli bir adamdı. Oldukça bakımlıydı ve enerjik görünüyordu. Suratında anlamsız bir gülümseme vardı. Yetkin anlamamış gözlerle adamı süzerken, adam elindeki deri evrak çantasını kendi ayağının dibine koydu ve ellerini birleştirerek Yetkin’e döndü. Yetkinin tuhaf bakışlarından hiç de rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Hala gülümsüyordu. Yetkin, adamın kafadan çatlak olduğuna karar vererek tekrar önüne döndü. Adam da o sırada duruşunu iyice dikleştirdi.
“Sizde mi onu ilk kez göreceksiniz?” diye sordu adam.
Yetkin kendisiyle konuşup konuşmadığını anlamak için adama döndüğünde adam tekrar sırıttı.
“Evet.” diyerek karşılık verdi Yetkin ve adamla muhatap olmamak için tekrar önüne döndü. Ama adam onu rahat bırakmamakta kararlıydı.
“Bu tür programlara sizin gibi insanlar pek gelmez.”
Yetkin cevap vermedi. Hala başı ağrıyordu ve oturduğu yerde bile gözleri kararıyordu. Bir de bu adamın istediğini yaparak kendisine daha fazla eziyet etmek istemedi. Hatta şu an burada olmak bile ona bir eziyetti. Şu an ya yatağında ya da televizyonunun karşısında olması gerekiyordu ama yabancı uzmanların programları nadiren olan şeylerdi. Bunu kaçıramazdı. Biraz sonra nihayet profesör sahneye çıktı. Uzun boylu, zayıf, sarışın bir kadındı. Üzerinde saks mavisi bir takım elbise vardı. Yüzündeki hafif makyajı, ona hoş bir canlılık katmıştı. Kadın son derece güzel ve zarifti. Gayet anlaşılır bir Türkçe ile salondakileri selamladı. Birkaç elden alkış sesleri yankılandı. Yetkin etrafına baktığında biraz önceki insanlardan başka kimsenin burada olmadığını anladı. Güvenlik görevlisinin onu değil, buraya ortam yapmaya gelen ve profesöre saygısızlık yaparak dışarıda çene çalan insanları kovması gerekirdi. Profesör konuşmasına kendini tanıtarak başladı. Adını, soyadını, mesleğini ve mezuniyetlerini sıralarken salonda bir anda uğultular yükselmeye başladı. Yetkin başını çevirip arkaya baktığında, bir adamın sol elini göğüs hizasında kaldırıp avuç içini göstererek, boş koltuklardan birine yerleştiğini gördü. Birkaç kişi adama tepki göstermek için bir şeyler söylüyor, ama adam bunu umursamıyordu. Yetkin’in yanında oturan adam merakla sordu.
“O elindeki ne öyle.”
“Pentagram.”
Yetkin tekrar önüne döndüğünde, profesörün de anlamamış gözlerle salona giren adama baktığını fark etti.
“Şeytanın simgesi... Ne alaka?” diye tekrar sordu adam.
“Richard Ramirez duruşmalarından birinde bu hareketi yapmıştı. Bugün 28 Şubat. Ramirez’in doğum gününden bir gün öncesi. Şu an onu anıyor.”
“Bu yıl şubat ayı yirmi sekiz gün çekiyor, o yüzden de son gün anıyor. Program da tam zamanına denk gelmiş. Bahsettiğiniz kişi kim?”
“Seri katil, seri tecavüzcü ve hırsız.”
“Anılacak kadar hatırlandığına göre havalı biri olmalı.”
Yetkin gözlerini devirerek ona baktı.
“Küçük bir erkek çocuğuna annesinin gözlerinin gözlerinin önünde anal yolla tecavüz etti. Bir kız çocuğunu kaçırıp ona da tecavüz etti. Bunlar havalı olması için yeterli mi?”
Adam gözlerini kaçırdı ve yutkundu.
“Pisliğin tekiymiş.”
Yetkin devam etti.
“İdam cezası alması gerekiyordu ama Ramirez çok zekiydi, yıllarca sürekli avukat değiştirerek mahkemeleri oyaladı, davalar sürekli ertelendi ve yeniden başladı. Bu yüzden idam kararı bir türlü verilemedi.”
“Hala hayatta mı?” diye sordu adam, daha kısık sesle. İlk geldiği zaman suratında olan gülümsemeden eser kalmamıştı.
“Hayır. Kanserden öldü.”
“Kanser mi? Onca suçun cezası kanser mi?”
“Tanrı’nın bir bildiği vardır.”
“Siz bunları nereden biliyorsunuz? Dedektif misiniz?” diye sordu adam, alaycı bir tavırla.
“Profil uzmanıyım. Yıllarca katillerle uğraştım ve zamanım gelince de emekliye ayrıldım.” diye cevapladı Yetkin. Aslında zorla emekli edildiğini, yani bir nevi kovulduğunu ağzından kaçırmamak için kendisini epey zorlamıştı. Gerçi girişteki güvenlik görevlisine bunu yanlışlıkla itiraf etmişti ama olsun. Önemli olan dışarıdaki insanların değil, buradakilerin ne bildiğiydi. Yetkin yanındaki adamla muhatap olmamak için tekrar sahneye döndü.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölüler ve Diriler (Bölüm 1/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 5/I)

Ölüler ve Diriler (Bölüm 7/I)