Ölüler ve Diriler (Bölüm 2/II)
Çalan telefonun alarmıyla uyandı. Gözlerini açmadan yattığı yerden doğruldu. Sonra telefonu alıp ekrandan saate baktı. Saat sabahın sekiziydi. Alarmını defalarca ertelemiş bir saat fazla uyumuştu. Bunu anlayınca hızla yataktan çıktı ve banyoya gidip yüzüne soğuk su çarparak uykusunu dağıtmaya çalıştı. Sonra hızlıca jöle ile saçlarını şekillendirdi. Mutfağa girip iyice ayılmak için ocağa kahve için su koydu. Su kaynayana kadar tekrar odasına gidip üzerini değiştirdi. O sırada telefonu çaldı. Pantolonunun fermuarını çekmeye çalışırken aynı anda telefonu açıp hoparlöre aldı. Arayan aynı ekipte çalıştığı arkadaşı Tuna idi.
“Uyuya kalmışım, birazdan çıkıyorum.” dedi aceleyle.
Tuna alaycı bir tavırla karşılık verdi.
“Yine randevuda mıydın?”
“Hayır, hayır değildim. Sadece uyumuşum.”
“Seninki artık çağırmıyor mu?”
“Benimki mi? Benimki falan yok. Ne var, neden aradın?”
Mürit hoparlörü kapatıp telefonu kulağına dayadı ve omzuyla kulağına sabitledi. Koşar adımlarla mutfağa gidip, ocaktaki kaynayan suyu alıp büyük bir fincana neskafe koydu. Sonra kaynar suyu ekledi ve birkaç kere karıştırıp yudumlamaya başladı. Sabah kahvesi buydu, sade ve şekersiz bir neskafe. Tadı pek hoşuna gitmese de daha hızlı ayılmasını sağlıyordu. O kahvesini yudumlarken, Tuna konuşmasını sürdürdü.
“Dün bulunan ceset vardı ya, otopsiyi yapan doktor bizimle görüşmek istiyor. Evden çıkınca direkt adli tıbba gel.”
“Neden? Yani neden gidiyoruz, raporu göndersin yeter.”
“Hayır yetmez, öğrenince şok olacaksın.”
Mürit kaşlarını çattı.
“Ne olmuş ki?”
“Doğum günü sürprizi olsun.” dedi Tuna alaycı bir tavırla ve telefonu kapattı. Mürit daha önce hiçbir cesedi otopsi masasında görmek için adli tıbba gitmemişti. Çünkü kimse onu davet etmemişti. Bu kez davet edildiğine göre gerçekten orada kendisini bekleyen bir sürpriz vardı. Unuttuğu doğum günü sürprizi. Ama Tuna unutmamıştı. Mürit buna daha çok şaşırmıştı. Bir erkeğin başka bir erkek arkadaşının doğum gününü hatırlaması pek görülmüş değildi. En azından Mürit’in hayatında görülmemişti. Salona gidip, odadaki tek oturma yeri olan kanepeye oturdu. Bu odadaki mobilyalar yalnızca bir kanepe, bir sehpa ve yerde duran televizyondan ibaretti. Yatak odasında ise bir çift kişilik yatak ve küçük bir gardırop vardı. Mutfakta da fazla eşya yoktu. Yaklaşık üç yıl önce hayatının aşkı sandığı sevgilisiyle beraber bu eve taşınmış, erkek kardeşini ise bir başına bırakmıştı. Evin neredeyse yarısından fazlasını babadan zengin olan sevgilisi döşemişti. Sonra Mürit’ten çok daha yakışıklı ve daha fazla kazanan bir bankacıyla tanışınca, evdeki kendi parasıyla aldığı tüm eşyaları toplayıp yeni sevgilisinin evine yerleşmişti. Mürit’de evdeki birkaç parça eşyayla kala kalmıştı. Sevgilisi tarafından başka bir erkek için terk edilmek onun pek umurunda olmamıştı. En azından evlenmeden önce onun nasıl bir aşağılık olduğunu anlamış olmuştu. Onu asıl öfkelendiren şey, giderken evdeki eşyaları da götürmesiydi. Yani bu evi hiçbir zaman ikisinin evi olarak görmemişti. Her şeyin hesabını yapmış, kendi parasıyla aldığı eşyaları tek tek kafasına yazmış ve giderken Mürit’e bir çöpünü bile bırakmamıştı. Üstelik Mürit ondan bu hainliği hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. Sadece sevgili olmalarına rağmen evli erkekler gibi işten eve evden işe gidip geliyor, hafta sonları güzel sevgilisini gezmeye ya da yemeğe götürüyordu. Ama ona verdiği tüm sevgi karşılığında aldığı tek şey kocaman bir hiç olmuştu. Vicdan azabı çektiği tek şey, o kadın için erkek kardeşini bir başına, kendi haline bırakmasıydı. Kardeşi yalnız kalınca arkadaş ortamını değiştirmiş, pis işlere bulaşmış, başını dertten derde sokmuştu. Ama Mürit onu ne zaman arasa işlerin yolunda olduğunu söylemişti. Mürit onun tüm yaptıklarını karakoldan polisler arayınca öğrenmişti. Bir hırsızlık olayına karışmış, üç gün nezarethanede kalmıştı. Mürit onu oradan çıkarmak ve cezadan kurtarmak için her şeyi yapmıştı. Tabii bunun karşılığında bir daha pis işlere bulaşmayacağına dair söz almıştı ama nafile. Kardeşi de tıpkı diğer gençler gibi tek başına hayatta kalmayacak tiplerdendi. Yalnızlığı ve istediği her pisliği yapmayı özgürlük sanan, ama kıçı sıkışınca hemen ailesinin yakasına yapışan tiplerden. Mürit onunla elinden geldiğince ilgilenmeye çalışıyordu. Kardeşi ne Mürit’i kendi kaldığı eve alıyor ne de Mürit’in yanına geliyordu. Halinden memnundu. Mürit onun hayatında sadece başı derde girdiğinde ve paraya sıkıştığında kapısını çalacağı bir adamdı, hepsi bu. Kahvesinin kalanını, sıcaklığına aldırmadan kafasına dikti. Sıcak sıvının midesine inerken verdiği acıyı dinledi. Sonra fincanı sehpanın üzerine bırakıp odasına gitti. Cep telefonunu, sigara paketini, cüzdanını, beylik tabancasını ve anahtarlarını alıp montunu giydi. Ayakkabılarını giymek üzereyken bir şeyi unuttuğunu hatırladı. Hızlı adımlarla mutfağa gidip, ocağı kapattığına emin olmak için kontrol etti. Sonra banyoya gidip hem yüzünün sakalsız kısımlarına hem ellerine pahalı nemlendiricisini sürdü. Şimdi hazırdı. Ayakkabılarını giyinip aracına atladı ve adli tıbba doğru yola koyuldu.
Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, hava karanlıktı ama bir damla yağmur yağmıyordu. Bütün gece yağan yağmurun izleri hâlâ duruyordu. Yer yer yağmur sularının oluşturduğu su birikintileri aracın lastiklerinin kenarlarından etrafa saçılıyordu. Asfalt ise siyah bir görünüme sahipti. Hava soğuk ve nemliydi. Ama Mürit aracına biner binmez klimasını açmıştı. Cildine fazla önem verdiğinden soğuk havanın cildini bozmasından korkuyordu, bu yüzden olabildiğince normal sıcaklıktaki ortamlarda durmaya çalışıyordu. Tabii bu çoğu zaman mümkün olmuyordu. Sonuçta o bir polisti, manken ya da oyuncu değil. Yine de uzun boyu, atletik vücudu, mavi gözleri ve kusursuz hatlara sahip olan suratının bir model ya da oyuncu olarak ona kazandıracağı parayı hayal ediyordu. Bu bedeni polislikte ziyan ettiğini düşünüyordu ama ne olursa olsun mesleğinden de vazgeçemiyordu. Belki bir gün ajanslarda şansını deneyebilirdi. En büyük hayali buydu; ünlü bir model ya da oyuncu olmak. Küçüklüğünden beri hep bunun hayalini kurmuştu ama babasının zoruyla polis olmuş, sonra bu mesleğe bağlanmıştı. Yine de çocukluk hayali her zaman bir köşede gerçekleştirilmeyi bekliyordu. Bu hayalini bir gün mutlaka gerçekleştirecekti. Ama şimdi önünde durduğu adli tıp binasına girmekten başka bir şey yapamazdı. Arkadaşı onu binanın girişinde bekliyordu. Mürit’in bu koca binadan nereye gideceğini bilemeyeceğini anlamış olmalıydı. Birbirlerine selam bile vermeden koridor boyunca yürümeye başladılar. Mürit sadece arkadaşını takip ediyordu. Kapısı açık duran bir asansöre bindiler ve iki kat aşağı indiler. Kapı açıldığında Mürit bir an tüylerinin ürperdiğini hissetti. Yerin iki kat altında, cesetlerin bulunduğu bir yerde olduğunu bilmek onu biraz ürkütmüştü. Yine de arkadaşını takip etmeye devam ederek koridorun sonuna doğru ilerledi. Çift kanatlı kapının arkasına geçtiklerinde, arkadaşı adli tabibin yanına doğru ilerlerken Mürit meraklı gözlerle etrafı inceliyordu. Ölü bedenlerin kesilip biçildiği bu yere hayatında ilk kez giriyordu. Tıpkı filmlerdeki gibi bir ortamdı. Arkadaşı ona seslenerek yanlarına gitmesi için eliyle işaret yaptı. Mürit onlara doğru yaklaşırken sedyenin üzerinde, altında bir ceset olduğu anlaşılan yeşil bir örtü gördü. Adli tabip yeşil örtüyü kaldırırken açıklama yapmaya başladı.
“Nereden başlasam bilemedim. Kurban 53 yaşında bir erkek. Siyahi. Boyu...”
Adli tabip konuşmaya başladığında Mürit’in odaklandığı tek şey cesetti. İçeriye girdiğindeki aldığı ağır kokuyu ve soğuğu bile artık hissetmiyordu. Adamın söylediklerini artık dinlemiyordu, sadece gördüğü şeyi anlamaya çalışıyordu ama bir türlü mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Bu çok tuhaf bir cesetti. Sanki birisi insan parçalarından yapboz oynamış ancak parçaları yanlış yerlere yerleştirmiş gibi saçma bir görüntü vardı. Mürit bu tuhaf ve korkunç görüntüyü anlayamayınca sormak zorunda kaldı.
“Buna ne olmuş böyle, bunun tek bir insan olduğuna emin misiniz?”
Adli tabip cerrahi maskesini indirip derin bir iç çekti ve konuşmasını sürdürdü.
“Hayır, tek bir insan değil. Gördüğünüz gibi gövde siyah bir erkeğe ait. Ancak kafa dahil diğer tüm uzuvlar beyaz insanlara ait.”
Mürit’in midesinden ağzına acı bir sıvı geldi. Etrafına kısa bir bakış atıp tükürecek yer bulamayınca, acı sıvıyı yutmak zorunda kaldı. Bu kez midesi daha da bulandı. Ağzında gereğinden fazla tükürük birikmeye başladı. Mürit kendisini zorlayarak cesedi incelemeye çalıştı.
“O halde neden tek bir kurbanın özelliklerinden bahsediyorsunuz?” diye sordu aynı anda.
“Sadece yeni öldürülen kurbanın yaşını ve cinsiyetini söyledim. Bir de ten rengi. Net bir ölüm saati söyleyemem ama yaklaşık olarak kırk sekiz saat içinde ölmüş. Kurbanın başı, kolları ve bacakları kesilip yerine beyaz insanlara ait uzuvlar dikilmiş. Cinsel organı ise yok. Uzuvlardaki yaptığım incelemelere göre sanırım mezarlardan çıkarılmış. Tüm parçalarda farklı çürüme evreleri ve değişik yapıda toprak kalıntıları var. Ayrıca larvalar ve böceklere bakılırsa...”
“Tamam.” diyerek, adli tabibin sözünü kesti Mürit. “Yani şu an karşımızda altı farklı insanın birleşiminden olan bir beden mi var?”
“Aynen öyle komiserim.”
“Baş komiserim.” diyerek düzeltti Tuna.
“Baş komiserim, aynen öyle. Ayrıca beden baştan aşağı siyah bir boya ile boyanmıştı. Bu temizlenmiş hali.”
Bu, Mürit’in tahminindeki gibi eğlencenin dozunu kaçıran evsizlerin işi değildi, yüksek doz vakası hiç değildi. Bu sıra dışı, tuhaf, korkunç bir şeydi. Bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Mürit’in aklına hiçbir şey gelmiyordu. Bunun ne amaçla yapıldığını açıklayacak tek bir kişi vardı, o da katildi. Bunu yapan kişi bu kadar uğraştığına ve bulunması için özellikle ulu orta bir yere bıraktığına göre mutlaka bir anlamı olmalıydı. Bu bir intikam veya gözdağı değildi. Bu cesedin üzerinde gereğinden fazla uğraşılmıştı. Bu kesinlikle bir mesajdı ama ne anlatılmak istenmişti? Böyle karmaşık bir işin amacına ulaşması için ortada anlaşılır bir şeyler olması gerekirdi, katilin bir ipucu bırakmış olması gerekirdi. Aksi halde ne mesaj vermek istediği, amacının ne olduğu nasıl anlaşılacaktı ki?
“Cesette katile ait herhangi bir şey var mı?” diye sordu Mürit.
“Maalesef... Çok temiz iş çıkarmış. Sadece küçük bir ayrıntı var, belki işinize yarar. Kesikler ve dikişler son derece düzenli. Belli ki bir profesyonel işi. Hepsi bu kadar.”
Mürit başını evet anlamında salladı. O sırada telefonu çaldı. Sessize almayı unutmuştu. Hızlı hareketlerle telefonu çıkarıp ekrana baktığında kardeşinin aradığını gördü. Telefonu meşgule atıp tekrar cebine koyarken sordu.
“Ölen kişinin, yani beyaz olan kurbanın kimliği belli mi?”
“Sistemde tarama yaptım. Ancak şimdilik bir şey bulamadım. Onu da siz bulun baş komiserim.” dedi adli tabip.
Mürit kendisini zorlayarak bir kez daha cesede döndü. Bu görüntüyü kafasından silmesi epey zaman alacaktı. Kimlik tespiti için şimdiden çalışmaya başlamaları iyi olacaktı. Bir de uzuvları mezarlardan çıkarılmış siyahi kurbanlar vardı. Evet, belki mezarlardan çıkarılmış ve ölü bedenlerinin uzuvları alınmıştı. Ama bu uzuvların zaten ölü olan kişilerden mi alındığı, yoksa öldürülüp gömülen sonra mezarlarından tekrar çıkarılan kişilerden mi alındığı henüz bilinmiyordu. Bu yüzden şimdilik onlar da birer kurbandı. Mürit’in cebindeki telefon tekrar çaldı. Mürit telefonunu çıkarırken adli tabibe bilgiler için teşekkür ederek dışarı çıktı. Israrla arayan kardeşine cevap vermek zorunda kaldı.
“Açmadığıma göre müsait değilim, öyle değil mi?” diye çıkıştı Mürit.
“Param bitti, beş kuruşum yok.” diyerek karşılık verdi Özgür.
“Daha iki gün önce beş bin lira gönderdim.” dedi Mürit şaşkınlıkla.
“Sadece market alışverişi yaptım. Her şey çok pahalı, ben ne yapayım?”
“Faturalarımı ödemem gerek. Bir hafta idare et, maaşımı alınca gönderirim.”
“Bir hafta mı?” diye bağırdı Özgür. “Dalga mı geçiyorsun? Bir hafta boyunca beş parasız ne bok yiyeceğim ben, duvarları mı kemireyim?”
“Biraz önce market alışverişi yaptığını söylemiştin.”
Mürit bunu söyleyince telefonda bir süre sessizlik oldu. Kardeşinin açıklama yapamayacağını anlayınca, paranın aslında nereye harcandığını anlamıştı.
“O bokları içene kadar karnını doyur, bir işe girip çalış. Her zaman yanında ben olmayacağım, biraz kendi başının çaresine bak.” dedi Mürit ve telefonu kardeşinin yüzüne kapattı.
Öfkeli bir şekilde telefonu cebine koyarken, çift kanatlı kapı açıldı ve Tuna göründü.
“Hadi gidelim, raporu ancak yarın gönderebilirmiş.”
Mürit, Tuna’nın peşinden giderken aklı hâlâ kardeşindeydi. Tüm parayı uyuşturucuya vermişti. Mürit ona yiyecek için para göndermediğinden, aç kalmamak için hırsızlık yapacaktı. Sonra yakalanacak ve yine nezarethaneyi boylayacak, Mürit’te yine onu dışarı çıkarmak için uğraşacaktı. Bazen kardeşinin hapse girmesinin ikisi için de daha iyisi olduğunu düşünmüyor değildi.

Yorumlar
Yorum Gönder