Ölüler ve Diriler (Bölüm 21/I)
Tuvalette siyahi adamdan yediği dayağın izleri hala bedenindeydi. Burnunun kanamasını durdurmuştu ama ağrılarının kendiliğinden geçmesini beklemekten başka çaresi yoktu. Yatağına kıvrılmış uyumaya çalışıyordu. Koğuş karanlık ve sessizdi, herkes uykudaydı. Yetkin ise hayaller kurarak bu derin sessizliğin tadını çıkarmaya çalışıyordu. Evinde vakit geçirdiği zamanları düşünüyordu, bu düşünceler onu biraz olsun rahatlatıyor, sakinleştiriyordu. Başını yorganın altına sokup kendi nefesiyle ısınmaya çalıştı. Kendisini evinde, ekendi yatağındaymış gibi hissetmeye başlamıştı. Tam uykuya dalacağı sırada biri yorganı sert bir şekilde tutup çekti, Yetkin neler olduğunu anlayamadan bir el, bir bez ile ağzını ve burnunu kapattı. Yetkin neler olduğunu algılayamadı, bunu yapan kişiyi karanlıkta silik bir hayalet olarak gördü, ama bu anlık bir görüntüydü. Ağzını ve burnunu kapatan bezden tuhaf bir koku aldı, çok geçmeden göz kapakları ağırlaştı, kendinden geçti ve derin bir uykuya daldı. Ne kadar zamandır uyuduğunu bilmiyordu. Uyandığında kendisini beyaz duvarları olan, aydınlık bir yerde buldu. Gözleri kamaştığından birkaç kere kırptı ve güçlükle etrafına bakındı. Yattığı yatakta beyaz bir battaniye vardı. Ortama dezenfektan ve ilaç kokuları hakimdi, hastane kokusu. Yetkin şaşkınlıkla yattığı yerden doğrulmaya çalıştı ama yapamadı, başını kaldırıp hareket ettiremediği kollarına bakınca, iki bileğinden de yatağın kenarlarına kelepçelendiğini fark etti. Sol koluna açılan damar yolu ile vücuduna giren ilacın soğukluğunu hissetmeye başladı. Ama ayakları serbestti. Kaşlarını çattı, kollarını hızlı hızlı çekiştirerek kelepçelerden kurtulmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra bağırmaya başladı.
“İmdat! İmdat, yardım edin! kurtarın beni...”
Biraz sonra kapı açıldı ve içeri hemşire olduğu anlaşılan genç bir kız girdi. Kız telaşla onun yanına yaklaştı. Sol koluna bağlı olan serumu kontrol etti.
“Sakin olun lütfen, sorun yok.” dedi hemşire, kadife gibi ses tonuyla.
“Neredeyim ben? Beni neden buraya getirdiniz?” diye sordu Yetkin. Bir yandan öfkeli bir yandan da korku içindeydi. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, hala bileklerindeki kelepçelerden kurtulamaya çalışıyordu.
“Hastanedesiniz. Sanırım bir zehirlenme yaşamışsınız ama iyi olacaksınız.”
Genç kız kontrollerini yaparken kapıdan içeri bir baş uzandı. Bir jandarmaydı. Kapının önünde nöbet tutuyorlardı. Yetkin durumu hemen kavradı. Koğuşta biri onu bir şekilde bayıltmış ve sonra hastaneye getirilmesini sağlamıştı. Bundan sonrasının ne olacağını da çok iyi biliyordu. Kaçırılacaktı! onu buradan alıp götüreceklerdi ama bunu kimin neden yapacağını bilmiyordu. Tek bildiği, hiç bilmediği bir yere hapsolacağıydı.
“Yetkiliyle görüşmek istiyorum, bana yetkili birini çağır.” dedi Yetkin, aniden.
“Doktor bey kontrole gelecek, siz dinlenin.” Genç kız arkasını dönüp kapıya doğru ilerlerken, Yetkin bağırdı.
“Bana birini çağır! Polis, jandarma... Birilerini çağır. Hemen!”
Genç kız önce Yetkin’e, sonra kapının hemen yanında duran jandarmaya baktı. Jandarma onu duymuş olacak ki hemşireyi dışarı çıkarıp odaya girdi ve ona doğru yaklaştı.
“Biraz uslu dur. Tedavin bitince geri döneceksin.”
“Hayır.” dedi Yetkin. “Geri dönmeyeceğim. Beni... Beni buradan çıkarın.”
Jandarma ona anlamamış gözlerle baktı, sonra öfkeli bir şekilde söylendi.
“Senin kim olduğunu biliyorum, hastaneye getirildiğine dua et. Çeneni kapat ve zıbar.”
Jandarma arkasını dönüp kapıya doğru ilerlerken Yetkin onu da durdurmak istedi.
“Bekle, beni kaçıracaklar!” Jandarma durup arkasını döndü, alaycı gözlerle Yetkin’e baktı ve sonra başını iki yana sallayıp odadan çıktı. “Beni kaçıracaklar diyorum, beni duyuyor musun?” diye bağırıyordu Yetkin. Aynı anda uzandığı yerde çırpınıyordu ama kapı çoktan kapanmıştı. Yetkin başını yastığa koyup gözlerini boş tavana dikti. İçinde dayanılmaz bir sıkıntı vardı. Elleri ve ayakları uyuşuyor, titriyor, suratı ve midesi yanıyordu. İşte yine başlıyordu, yine yoksunluk krizine giriyordu. Diğer yandan da korku içindeydi. Onu kimse dinlemiyor, ciddiye bile almıyordu. Burada elleri bağlı bir şekilde yatıp, başına gelecekleri beklemekten başla çaresi yoktu. Aklında hala tek bir soru vardı. Bunu ona kim yapmıştı? Baş ucunda gördüğü o silik hayalet kimdi. Herkes olabilirdi. Çünkü hapiste, o koğuşta herkes ondan nefret ediyordu. Arkasında kimsesi yoktu. Herkes onu bir ucube, bir ezik olarak görüyordu. Ama bunu yapan kim ise Yetkin’den bir çıkarı vardı, onu bir şekilde kullanacaktı. Başına ne geleceğini bilmemek onu kokutuyordu. Kaçırılıp dışarıda olmanın mı yoksa tekrar hapse dönmenin mi daha güvenli ve daha rahat olduğunu hiç düşünmemişti. Her iki türlüsü de berbattı. Onun huzur bulacağı, rahat edeceği tek yer eviydi. Şu an evinde olmak için her şeyi yapardı. Düşüncelerini açılan kapı bozdu. Yetkin başını kaldırıp kapıya baktı. Karşısında Mürit’i görünce gözlerini kocaman açtı.
“Benim burada olduğumu nereden öğrendin?” diye sordu şaşkınlıkla.
Mürit hızlı ve telaşlı bir şekilde ona yaklaştı. Elinde tuttuğu poşetleri yatağın üzerine bırakıp, cebinden küçük bir anahtar çıkardı ve Yetkin’in bileklerindeki kelepçeleri açmaya başladı. Aynı anda açıklama yaptı.
“Hemen kalk, şu poşetteki kıyafetleri giyin. Buradan gitmen gerek!”
“Ne? nereye gideceğim, neler oluyor?”
Yetkin yattığı yerden doğruldu, bileklerini ovalayarak meraklı gözlerle onu izledi. Mürit yanında getirdiği poşetlerden birini içindekileri çıkarıp ona uzattı.
“Hemen giy şunları, hızlı ol.”
Yetkin poşetin içinden çıkan giysileri alıp inceledi. Bunlar hasta bakıcılarının giydiği önlüklerdendi.
“Bana neler olduğunu söylemezsen buradan hiçbir yere gitmeyeceğim!”
Mürit durdu ve ona baktı.
“Bunları giyip yangın merdiveninden aşağı in. Dışarı çıktığında merdivenlerin hemen önünde siyah bir araç göreceksin, ona bin. Seni buradan götürecekler. Benim şimdi başka bir işim var, dediğimi yap.”
Mürit arkasını döndüğü sırada Yetkin onu durdurdu.
“Tahminim doğur değil mi? Birileri beni kaçırmaya geliyor.” diye sordu korkuyla.
Mürit ona bakmadan cevapladı.
“Evet, ben seni kurtarmaya çalışıyorum. Ya dediğimi yap ya da gelip seni almalarını bekle.”
Mürt hızla odadan çıkıp gitti. Yetkin bir süre yatakta oturur vaziyette bekledi. Karar vermeye çalışıyordu. Ama fazla düşünmesine gerek yoktu. Mürit ne söylerse onu yapacaktı çünkü o her şeye erişebiliyordu. Yetkin burada kalırsa başına gelecekleri çok iyi biliyordu. Mürit önlemini alıp onu güvenli bir yere götürmek istiyordu, bir nevi kaçırıyordu. Bu ortaya çıktığında başı büyük derde girecekti, bunu bildiği halde ona yardım ediyordu. Bu durumda Yetkin’in, onun planını uygulamaktan başka çaresi yoktu. Hızla ayağa kalktı. O sırada gözleri karardı, başı döndü. Düşmemek için kısa süreliğine tekrar yatağa oturdu. Tüm vücudu iliklerine kadar sızlıyordu. Hem dayakların etkisiyle hem de buraya gelmeden önce ona her ne koklattılarsa onun etkisiyle kendisini sersem gibi hissediyordu. En son ne yaşadığını hatırlamıyordu. Zihni bulanıktı, beyni sanki bazı anılarını silmişti. Bunu daha sonra sakin kafayla düşünebilirdi. Şimdi duramazdı. Güçlükle tekrar ayağa kalktı ve Mürit’in getirdiği önlüğü giyindi. Sonra kapıyı açıp başını dışarı uzattı. Kapının önündeki jandarmalar gitmişti ortalıkta birkaç hasta yakını dışında kimse yoktu. Şimdi çıkmanın tam sırasıydı. Demek Mürit jandarmayı bir şekilde kandırmış ve buradan uzaklaştırmıştı. Her ne kadar görevinden uzaklaştırılmış olsa da başkomiserdik yetkisini hala kullanabiliyordu Odadan çıkıp koridorun sonundaki yangın merdivenine doğru ilerledi. Başı hala dönüyordu. Sallanarak yürüyor, dengesini bulmakta zorlanıyordu. Duvara tutunarak ilerlemeye devam etti. Yangın merdivenine ulaştığında, kapıyı açıp hızla merdivenleri inmeye başladı. Bir an ayakları birbirine dolandı. Dengesini kaybetti, birkaç basmak yuvarlandıktan sonra durmayı başardı ve t rabzanlara tutunarak tekrar ayağa kalktı. Aşağı baktığında, Mürit’in bahsettiği aracı gördü. Heyecanlandı. Kendi kendine sırıtmaya başladı. Sonunda hapishaneden de peşinde olan adamlardan da kurtulacaktı. Araca doğru ilerleyip arka yolcu kapısını açtı. Aniden donup kaldı. Yüzündeki gülümsenin yerini öfke aldı. Mürit’in onu gönderdiği aracın içinde, onu daha önce kaçıran siyahlar vardı. Adamlar alaycı bir tavırla ona bakıyor, sırıtıyordu. Demek Mürit onlarla iş birliği yapıyordu. Hatta belki de onu kaçırmak isteyenler bu adamlardı ve Mürit’in yüzünden onların kucağına kendi ayaklarıyla gitmişti.
“Seni adi piç kurusu!” diye söylendi Yetkin, sesli bir şekilde.
O sırada ensesine bir darbe aldı, aniden gelen yanma hissinden sonra gözleri karardı ve olduğu yere yığıldı.

Yorumlar
Yorum Gönder