Ölüler ve Diriler (Bölüm 18/I)


Burada, bu dört duvar arasında delirmemenin tek yolu kitap okumaktı. Elinde kapağı yıpranmış, bazı sayfaları eksik, harap halde olan bir kitap vardı. Kitap bu kadar yıprandığına göre, hatta bazı sayfaları çalındığına göre burada bile kitap okuyan birileri vardı. Dış dünyadan, hayatın acı gerçeklerinden kaçmanın tek yolu kitap sayfalarıydı. Sonuçta düşünmek ve hayal kurmak bedavaydı. Gerçi elindeki romantizm kitabının yerine kendi kitaplığındaki polisiyeleri veya kendi seri katil dosyalarını okumayı tercih ederdi ama hiç yoktan iyiydi. Burada seçme şansı yoktu, elde ne varsa onu okumak zorundaydı. En azadından bunu alabildiğine şükretmeliydi. Gözleri satırların arasında dolaşırken ara sonra onun hayatını kurtaran siyah, adama kayıyordu. Adam yemek dışında sadece yatağında uzanıyor, boş gözlerle yukarıya bakıyordu. Adamın şimdiye kadar herhangi bir şey yaptığını görmemişti. Belki normalde yapıyordu ama Yetkin geldiğinden beri hiç denk gelmemişti. Aklı hala onu neden kurtardığındaydı. Ona karşı temkinli mi olmalıydı yoksa ona güvenmeli miydi bilmiyordu. Bunu öğrenmek için onunla konuşmak istiyordu ama ondan çekiniyordu. Adam çok sert, çok soğuk görünüyordu. Gözleriyle etrafı taradı. Herkes bir şeylerle meşguldü. Bazıları kağıt ya da tavla oynuyor, bazıları playboy dergilerinden çıplak kadın fotoğrafları kesiyor, bazıları da boş boş muhabbet ediyordu. Yetkin siyahi adamın yanına yaklaşmak için bir bahane buldu. Etrafa bakınıp, kimsenin kendisine bakmadığından emin oldu. Yatağında otururken unutulmuş olabilirdi. Birileri onu ayakta görürse eğer aklına gelir ve yine iş yaptırabilirdi. Burada istenilen her şey yapmak zorundaydı, başka çaresi yoktu ama çok yorulmuştu. Onu robot gibi çalıştırırken bir insan olduğunu unutuyorlardı. Yetkin elinde kitabıyla, siyahi adamın ranzasına doğru ilerledi. Adam ranzanın altında yatıyordu, bu yüzden onunla rahatça konuşabilecekti.
“Affedersin, bu kitabı hiç okudun mu? Konusu hakkında biraz konuşalım mı?” diye sordu, kitabın kapağını adamın göreceği bir şekilde tutarak.
“Ben Türkçe okuyamam.” dedi adam, onun yüzüne bile bakmadan. Ses tonu ve konuşma tarzı buz gibiydi. Yetkin şaşkınlıkla sordu.
“Nasıl yani, Türkçe konuşuyorsun ama okuyamıyorsun. Ne kadar saçma!”
“Şimdi sana konuşma ile okumanın arasındaki farkı anlatacak zamanım yok. Rahat bırak beni.”
Yetkin bir süre durakladı.
“Nasıl vaktin yok? boş boş üstündeki yatağı izliyorsun.” dedi alaycı bir tavırla.
“İzlemiyorum, düşünüyorum.”
“Neyi düşünüyorsun? söylersen düşünmene yardımcı olabilirim.”
Adam hızla yattığı yerden kalktı ve oturur vaziyette Yetkin’e baktı. Bakışları sert ve donuktu.
“Sen ne laftan anlamaz bir adamsın, sana yanımdan defol dedim!”
Yetkin yutkundu, geriye doğru bir adım attı. Elinde tuttuğu kitabı kollarıyla sarmalamış, göğsüne bastırmıştı.
“Şey... Aslıdan ben başka bir şey için geldim. Sana bir şey soracaktım.” dedi çekinerek.
Adam tekrar yatağına uzandı ve ilgisince sordu.
“Neymiş?”
“Bana neden yarım ettin? Bana iyilik mi yaptın yoksa diğerleri gibi benden bir çıkarın mı var?”
“Çıkar mı? sen hiçbir halta yaramazsın, senden ne çıkarım olacak?”
Yetkin yüzünü buruşturdu.
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben senden daha çok işe yararım.”
“Tek sorun buysa eğer sana insanlık falan yağmadım. Sadece o herifin kafasında soru işareti bırakmak, kendisini deli hissetmesini sağlamak istedim, hepsi bu.”
Yetkin dudağını büktü, adama biraz daha yaklaştı.
“Buraya neden geldin?”
“Arkadaş olduğumuzu mu sanıyorsun?”
“Hayır, sadece merak ettim. Sen benim neden burada olduğumu biliyorsun, ben de bilmeliyim.”
Adam cevap vermedi, hala boş gözlerle yukarıya bakıyordu.
“Tamam.” dedi Yetkin, umursamaz bir tavırla. “Benimle konuşmadığın için çok pişman olacaksın ama o zaman iş işten geçmiş olacak.” Sonra arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Adamın onu durdurup konuşacağını sanmıştı ama adam onu umursamamıştı bile. Yetkin tekrar yatağına oturdu ve kitabını açtı. Tam okumaya devam edecekken biri ona seslendi. Herkese birer tane Türk kahvesi yapmasını emretti. Yetkin hantal bir şekilde yerinden kalkıp kahveleri hazırlamaya başladı. O sırada kapı açıldı ve içeri bir gardiyan girdi. Yetkin'e seslenip bir ziyaretçisi olduğunu söyledi. Yetkin kaşlarını çattı, onu kim ziyarete gelirdi ki? kimsesi yoktu. Kahve işini yarım bırakıp gardiyanın peşinden gitti. Görüşme odasına girdiğinde karşısında Mürit’i gördü. Heyecanlandı. Hızla onun yanına yaklaştı ve karşısına geçip oturdu.
“Şükürler olsun... Şükürler olsun... Başkomiser, sen mi geldin?” diye söylendin aynı heyecanla. “Seni gördüğüme bu kadar sevineceğimi hiç düşünmezdim.”
“Boş muhabbet için gelmedim.” dedi Mürit ve ona doğru eğildi. “Şu dövmeli adamlar var ya... Nezarethanede beraber kaldınız, senin yanında ne konuştular? bana her şeyi anlat.”
Yetkin geriye yaslandı, anlamamış gözlerle ona baka kaldı.
“Ne yani, buraya beni ziyarete gelmedin mi?” diye sordu, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde.
“Sen kimsin de seni ziyarete geleceğim? soruma cevap ver, bu çok önemli!”
“Sorguda arkadaşlarına her şeyi anlattım zaten. Hem sen şu an görevde bile değilsin, neden buraya kadar gelip bana bunları soruyorsun?”
Mürit elini yumruk yapıp sert bit şekilde masaya vurdu. Yetkin yerinden sıçradı.
“Bana bak! Eğer şimdi konuşmazsan buradan sonra revire gitmek zorunda kalırsın.”
Yetkin başını öne eğdi. Sonra göz ucuyla ona baktı. Başkomiser gayet ciddi görünüyordu, dalga geçer gibi bir hali yoktu. Belli ki Mürit başkomiserin o heriflerle kişisel bir meselesi vardı.
“Ben sadece arkadaşlarına ne anlattıysam onları duydum, başka bir şey duymadım. Yemin ederim.”
“Peki neden bunları en başında anlatmadın? Neden o memur şehit olduktan sonra anlattın?”
“Çünkü...”
“Çünkü ne?” diye bağırdı mürt. Yetkin bir kez daha yerinden sıçradı.
“Bunu da size karşı pazarlık malzemesi olarak kullanacaktım, ama sonra üstüne o memurun olayı olunca daha fazla saklamanın bir anlamı olmayacağına karar verdim.”
“Bana bak Yetkin! O herifler benim kardeşimi kaçırdı, anlıyor musun? o piç herifler benim kardeşimi kaçırdı. Onlarla ilgili bir şey biliyor da saklıyorsan seni mahvederim!”
Yetkin şaşkınlıkla Mürit’e baka kaldı. Demek kardeşini kaçırmışlardı. Ama neden? onun kardeşinden ne gibi bir çıkarları olabilirdi ki?
“Bunu neden yaptılar sizce başkomiserim? bana biraz anlatırsan sana...”
“Orası seni ilgilendirmez.”
“Ama bilgime ve tecrübeme ihtiyacın olabilir, sonuçta söz konusu olan kişi kardeşin.”
“Bilgin de tecrüben de cehenneme gitsin! Senin hiçbir halt bildiğin yok. Sen bize katilin yalnız çalıştığını söylemiştin ama yardımcıları olduğu ortaya çıktı.”
Yetkin başını öne eğdi. Demek yardımcıları vardı. İyi ama nasıl? İşlediği cinayetler, olay yerleri, cesetlerin görüntüsü ve bulundukları pozisyonlar... Bunların tamamı katilin tamamen yapa yalnız olduğunu gösteriyordu. Nasıl yardımcıları olabilirdi ki?
“Acaba senin kardeşini kaçıran adamlardan mı şüpheleniyorsunuz?” diye sordu Yetkin merakla.
“Bilmiyoruz ama birini yakaladık. O adamlarla ilgili bir şey söylemedi. Emri veren kişiyi hiç görmemiş.”
Yetkin göz ucuyla Mürit’e baktı. Şu an Yetkin’e bilgi verdiğinin farkında bile değildi. Yetkin onun dikkatini dağıtmadan ve yaptığı şeyi fark ettirmeden soru sormaya devam etti.
“Nasıl görmemiş? görmediği birinin istediklerini neden yapmış ki? Hem o kişiyi nereden bulmuş?”
“Genç bir çocuk, paraya ihtiyacı varmış. Bir tanıdığı onu bir mekâna götürmüş. Sonra da...” Mürit durakaldı ve anlammış gözlerle Yetkin’e baktı. “Sen benim ağzımdan laf mı almaya çalışıyorsun?”
“Hayır, sen anlatmaya başladın bende davam ettiriyorum, o kadar. Bana bir şeyler anlatırsan sana yardım edebilirim.”
“Demir parmaklıkların arkasındasın, ben ise dışarıdayım. Bana nasıl yardım edebilirsin ki?” diye sordu Mürit, ona aşağılayıcı gözlerle bakarak.
“Bilgimle başkomiserim. Evet, buradan asla çıkamayacağım. Kendime bile faydam yok. Ama sana olabilir. İnsan başkalarına, en çok kendi ihtiyaç duyduğu konularda tavsiyeler verirmiş. Ben de sana kendi ihtiyaç duyduğum, ama uygulayamadığım tavsiyeleri vermek istiyorum.”
Mürit başını yana çevirdi. Gözlerini kısmış, düşünceli gözlerini bir noktaya sabitlemişti. Sonra aniden bir şeyi hatırlamış gibi ona baktı.
“Baksana, şu memurun başına gelenler var ya... Anlattıkların gerçek mi?”
Yetkin gözlerini kocaman açtı. Konu aniden dağılmıştı, Yetkin böyle şeylerden hiç hoşlanmazdı ama şu an söz konusu kendi işlemediği bir cinayetti. Bu yüzden konunun dağılması umurunda bile olmadı.
“Evet. Yemin ederim gerçek, onu ben öldürmedim. Sana yemin ediyorum. Kimse bana inanmıyor. Ben sadece ondan...”
“Tamam, sus...” dedi Mürit ve çenesini sıvazladı. Bir kolunu masaya dayamış, sandalyeye olabildiğince yayılmıştı. Konunun dağılması onun da pek umurunda olmamıştı anlaşılan. Hatta belki de bu konuya kardeşinden daha çok önem veriyordu. Yüz ifadesi ve ses tonu anında değişmişti.
“Senin bahsettiğin kişiyi börek salonunda yaralanan genç çocuk da görmüş, bunu doktoruna anlattığında onu psikiyatriste yönlendirmiş.”
Yetkin heyecandan ne yapacağını şaşardı. Ellerini başına götürerek kendi kendine söylendi.
“Biliyordum... Biliyordum... Bunu ben yapmadım. Gördüğüm şey gerçekti, kafayı falan yemedim. Biliyordum. Eğer bunu mahkemeye de kanıtlarsak polisin cinayetinden sıyrılabilirim. Hatta o çocuk bana şahitlik yapabilir.” Sonra durakladı. Hevesi kursağında kaldı. O genç, doktoruna bundan bahsedince doktoru onu psikiyatriste yönlendirmişti, yani ona inanmamıştı. Bu durumda mahkemede Yetkin’e şahitlik yapması hiçbir iline yaramazdı. Ağır bir travma yaşamış bir gencin ve bir seri katilin sözüne karışıklık bir doktorun sözü. Bu konuda hiç şansı yoktu.
“Bunu bir şekilde kanıtlamalıyız. Senin olayını kanıtlamayız belki ama o gencin olayını kanıtlayabiliriz. Sonuçta orası kocaman hastane, adım başı güvenlik kamarası var.”
Yetkin tekrar heyecanlanacaktı, ama bu kez kendisini tuttu. Başkomiser bu söylediklerini icraata dökene ve gerçekleri ortaya çıkana kadar heyecanlanmayacak, umutlanmayacaktı. Her şeyin bir zamanı vardı.
“Peki bunu yaparsan, yani öyle birinin gerçekten var olduğunu kanıtlarsan bu benim işime de yar mı?” diye sordu Yetkin, umutsuzca.
“Senin işine yarması neyi değiştirecek ki? Sen hapiste öleceksin.”
“Evet ama en azından polis katili olarak anılmaktan kurtulmuş olurum, dışarıda beni parçalamak isteyen milyonlarca insan var.”
“Polisin cinayetinden sıyrılsan bile o insanlar seni yine de parçalamak isteyecekler. Bir kadını öldürdün. Hem dışarıda değilsin.”
“Hiçbir şey bilmiyorsun.”
“Her şeyi biliyorum. Ne olursa olsun kimseni öldüremezsin Yetkin!” Başkomiser bunu son derece donuk bir ses tonuyla söylemişti. Yetkin buna karşı verecek bir cevap bulamadı. Hala kendisini haklı görüyordu. Eski karısını öldürdüğü için zerre kadar pişmanlık duymuyordu. O adam için de... İnsani duygulardan yoksun olduğunu kanıtlamak için başka bir şey yapmasına gerek yoktu. Bu konuda pişmanlık duymaması yeterliydi.
“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu Yetkin, umursamaz bir tavırla.
“Önce kardeşimi bulacağım. O herifler kardeşimin organlarını almaktan falan bahsettiler. Ona suç aletleri ve ceset fotoğrafları göstermişler. Sonra da onu öldürmemek için ondan para istemişle. Hem onu öldürmekle hem de benim başımı yakmakla tehdit etmişler.”
“Suç aletleri ve ceset fotoğrafları mı göstermişler? bunlar nasıl şeylermiş, anlat bana.” dedi Yetkin heyecanla. Bunlar çok önemli bilgilerdi.
“Depoda bulunan aletlerden göstermişler, hepsi kanlıymış. Bir de ölü siyahi bedenler. Bunların hepsini ona göstermişler.”
Yetkin donup kaldı, söyleyecek hiçbir şey bulamıyordu. Mürit haklıydı, onun bilgisi ve tecrübesi hiçbir işe yaramamıştı. Adamların nezarethanede onun yanında konuştuklarını hatırladı. Demek konu buydu, bunun hakkında konuşuyorlardı. Ama Mürit yardımcılardan birini yakaladıklarını söylemişti. Dövmeli adamların işledikleri suç farklı bir şey olmalıydı. Bu olaylardan tamamen bağımsız bir suç. Yine de Yetkin katilin yalnız olduğunu düşünürken yardımcıları olduğu ortaya çıkmıştı. Peki ama katile nasıl bir yardımları vardı? Onun için tam olarak ne yapıyorlardı?
“Başka... Başka ne biliyorsun? Bana her şeyi anlat.” dedi Yetkin, emreden bir tavırla.
“Bugünlük bu kadar yeter.” diyerek, araya girdi gardiyan. “Vaktiniz doldu.”
Mürit önce gardiyana, sonra Yetkin’e baktı.
“Yine geleceğim. Kimseye bir şey anlatma! Bu konuştuklarımız aramızda kalacak, anladın mı beni?”
Yetkin başını sallamakla yetindi. Konunun en önemli yerinde sürenin bitmesi onun sinirini bozmuştu, bir sonraki buluşmayı beklemekten başka çaresi yoktu.

Yorumlar